En Baba Blog

Babaların buluşma noktası

Geleneksel Çocuk Oyunlarımız 1 – Uzun Eşek

yorum ekle »

Gençlik Ve Spor Genel Müdürlüğü şahane  (!)  bir yapıt çıkarmış.  A’dan Z’ye bütün oyunlarımız var içinde. Bir klasik ile başlayalım, uzun eşek… Oyunu anlatmak için, ya da kitabın içeriğini aktarmak için cok uğraşmayacağım, taradım, ekliyorum

Bu sayfada göze çarpan bir iki nokta var. Güzide kitap kızlarla erkeklerin beraber oynayamayacağını, ve fakat kızların da kendi aralarında oynayabileceğini anlatmış. Hiç uzun eşek oynayan kız gördüm mü hayatımda? Hayır. Sayışma ve alışma kelimelerine de değinmeden geçemeyeceğim. Yastık bizde hiç öyle sayışma ile belirlenmezdi, birini zorla yastık yapardık. Alışma konusunda da belki atışırdık adımlarla ama alışma tabirini bilemeyeceğim.

Bir diğer nokta da yaş  sınırı koyulması. Dikkat, 7 – 25 yaş! 26′dan gün alanlar oynayamaz! 18′i geçtikten sonra zaten uzun eşek oynayan erkek sayısında büyük düşüş olduğunu düşünüyorum. Üniversite ortamında uzun eşek oynayan bir erkeğin daha sonra kız tavlama konusunda hayatının geri kalanında ne derece başarılı olabileceğini hepimiz biliyoruz…

İkinci sayfa:

Şimdi, öncelikle ilk fotoğrafta yastığın surat ifadesine bakalım. Ve yorum yapmadan geçelim. Çoluk çocuk netekim. Sonra, açıklamalarda ne demiş, oyuncular “yastığa yanaşır”. Yememiş tabii “Eğilen takım kafasını yastığın ve birbirlerinin apış arasına sokup iyice iteler ki destekli olsun” demek. Sonra oluşturulan nizam hızlıca geçiştirilmiş ve karşı takım atlar falan diye bitirivermiş.

Halbuki bu işin tekniği, taktiği var. Tavsiye versene biraz. Mesela atlayan takımın en zayıf elemanı önce atlar ki en uzağa gitsin. Ya da atlayan takım karşı takımın en zayıf oyuncusuna yüklenir, herkes oraya atlar ki çöksün eşek. Bu işin bir sürü tekniği var arkadaş! Benim uçarak yastığa çarpan arkadaşlarım vardı, sonra gaza gelip pantolonunu yırtanlar…

Kızım oynar mı bu oynu bilmiyorum, sanmıyorum. Oğlum oynar mı? Amerikada büyürse oynamaz, oynayacak ortam bulamaz. Amerikalı bir arkadaşıma gösterip anlattım, dedim biz böyle büyüdük, artık benimle pek konuşmuyor. Türkiye’de büyürse oynar, zorla oynatırım, ben de dahil olmaya çalışırım ama sanırım yaş sınırından dahil olamam.

Bu serinin sonu bitmez, dikkat ettiyseniz Uzun Eşek sayfa 277 de! Yani elimde 250 sayfayı aşkın oyun var!

Yavaş yavaş, parça parça aktaracağım.

Written by silaninbabasi

27 Ocak 2012 at 19:32

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

PROMISES

ile 2 yorum

Geçmişte okuduğum bazı kitaplarda çocukların kendilerine verilen sözleri kesinlikle unutmadığı, bu nedenle bir çocuğa söz verirken çok dikkatli olmak gerektiği ve tutulamayacak sözlerin asla verilmemesi gerektiği; çocuğun ebeveyne olan güveninin sarsılmaması için verilen bir sözün mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini okumuştum. O zamanlar benim için tamamen hayal ürünü olan bu cümlelerin ne kadar doğru olduğunu geçenlerde birebir yaşayarak öğrendim. Birkaç ay önce anneannesi Tayga’ya bir tren almıştı ve o da tabi ki treni kırmıştı. Çocuğun suçu yok aslında çünkü kendisinin bir türlü karşı koyamadığı ve sürekli içini kemiren bir “Bu nasıl çalışıyor?” merakı var her şeye karşı. Bu merakı genellikle istemeden de olsa, nasıl çalıştığını anlamaya çalıştığı şeyin kırılmasıyla sonlanıyor. 1-2 hafta kadar önce anneannesi trenin akıbetini sordu:

Anneanne: Tayga  sana aldığım tren nerde?

Tayga: Kırdımmm.. (Nedense cümle sonundaki kelimenin son harfini her seferinde ısrarla uzatıyor)

-NE? KIRDIN MI?

-Kırıldııı..

-Ha sen kırmadın kendisi kırıldı yani. Peki tamam o zaman sana yenisini alırım.

-Tren alalımmmm.

-Tamam evladım ben sana tren alırım yine.

-Hadi tren alalııımmmm..

-Haydaa bu saatte nerden buliim ben sana tren?

-Ama tren alalıımmmm:(

-Hay Allah keşke söylemeseydim, tamam alacam ama şimdi alamam.

-Ama… ama…

Tayga ağlama moduna girmeden hemen kendisine bir “Ama babacım bak pencereden dışarı noolmuş,hava kararmıış,akşam olmuuş,oyuncakçı kapanmıış,o nedenle şimdi tren alamayız ama anneanne sana daha sonra alacak tamam mı?” konuşması yaparak ikna ettik ve sakinleşip diğer oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Anneanne ise çocuğu heveslendirdiği için üzülmüştü, ben de teselli etmek için “Boşverin unutur gider” demiştim. Aradan neredeyse 2 hafta geçti ve bu süre boyunca Tayga hiç treni sormadı. Dün akşam yılbaşı gecesi anneanne elindeki hediye paketini Tayga’ya uzatıp “Bil bakalım sana ne aldım” dedi ve Tayga daha paketi açmadan  “TRENNN” diyince hepimiz şok olduk… Kendisine verilen sözü unutmamış, sabırla beklemiş ve bu süre boyunca da hiç bahsini açmamış meğer. Anneanne direk bana dönerek “Hani unutur giderdi? İyi ki seni dinlememişim de almışım çocuğun hediyesini” dedi ve bu gerçek suratıma bir tokat gibi patladı: Sırf sakinleşsin diye öylesine söylenmiş/verilmiş sözleri biz unutsak bile onlar hiç unutmuyor ve bize çaktırmasalar da hep gerçekleşmesini bekliyorlar. Çok acayipmiş arkadaş çok…

Written by gurkanyucel

01 Ocak 2012 at 19:46

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

YAĞMUR

yorum ekle »

Yağmur parkı engeller mi? ASLA!

Written by gurkanyucel

21 Aralık 2011 at 15:57

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

SİLİNEBİLDİĞİNİ İDDİA EDEN KEÇELİ

ile 3 yorum

DENEY 1

Islak mendil kabasını alıyor ama yeterli diil.

DENEY 2

Kolonya büyük ölçüde başarı sağladı ama duvardaki boyayı da ağarttı.

DENEY 3

Domestos bu saydıklarımın üzerine ekstra bir fayda sağlamadı.

SONUÇ

Silinebilen plastik boya (duvar) üzerindeki lekeler alkolle çıkıyor ancak yağlı boya (kapılar) üzerindeki lekeler ömürlük.

Written by gurkanyucel

01 Kasım 2011 at 15:11

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

YORUMSUZ

ile 3 yorum

Written by gurkanyucel

01 Kasım 2011 at 14:34

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Çocuklarımız ne okuyor, ne izliyor? -1

yorum ekle »

Öncelikle En Baba Gürkan’a bana bu beyaz sayfayı ayırdığı için çok teşekkür ediyorum. Böyle yazınca yıllık yazısı gibi oldu. Sepet sepet yumurta diye devam etmek isterdim ama konuya gireceğim.

Amacım misafir yazar olarak çocuklarımızın pek hoşlanarak izlediği çizgi filmleri, okudukları kitapları değerlendirmek, yorumlamak ve incelemek. Bir nevi okuYORUM, izliYORUM şeklindeki seviyesiz köşe yazıları gibi yani.

İlk yazım hakkında bir uzman görüşüne danıştım. Kardeşim okul öncesi eğitim eğitimi almış ve şu aralar kendi Özel Eğitim okulunu açmak üzere olan bir eğitimci (soru: Türkçe kurallarına göre bir cümlede en fazla kaç kere eğitim denebilir?). Dedim ki;

“Kahramanımız takriben 4 – 6 yaşları arasında, kendi dünyasında yaşıyor. Yeri geldiğinde hayvanlarla konuşuyor, hayvanlara danışıyor ve hayvanların onun hakkında düşünceleri olduğunu düşünüyor. Bunun yanı sıra kafası karıştığında mobilyaları ile konuşup onlardan yardım istiyor. En olmadı televizyona gidip kafasını karıştıran, ya da yeni öğrendiği bu konular hakkındaki kanalı açıyor (yani böyle TV kanalları olduğuna inanıyor). Arada bir de anlaşılmayan, manasız cümleler kuruyor.”

Bu anlattıklarım üzerine kardeşim şöyle sorular sordu

“Ailesinde travma yaşamış mı? Ne zaman yaşamış? Anne-Baba beraber mi? Ailede şizofren vakası var mı?”

Sonuç olarak geldiği nokta eğer şizofren geçmişi varsa çocukta şizofren başlanıcı olabilir. Eğer travma sebebi ile ise bu davranışlar, o zaman ciddi tedaviler gerekecektir; ailenin de tedavi görmesi gerekir.

Gelelim karakterimize, eğer benim gibi “Baba sen de otur, benimle seyret!” diyen bir çocuğunuz varsa zaten kimden bahsettiğimi anlamışsınızdır. Yok eğer benim çocuk melek, kendi takılıyo ne izliyo hiç bilmiyorum diyorsanız ben söyleyeyim, yukarıdaki karakter milyonların sevgilisi Elmo!

Balıkla konuşan, çekmecesinden medet uman, televizyondan pijama kanalı açan karakter Elmo. Anlattığım karakterin Elmo olduğunu söyleyince kardeşim “Hadi ya!” dedi. Çünkü bu işin gelişimde bir sürü yan etkisi var. Çocuk bi kere balığa fikir danışmanın doğru olduğunu düşünecek, çekmece ile fikir teatrisinde bulunacak falan. Sonra okula başlayacak. Elmo sağolsun ayakkabı giymeyi, renkleri bilecek. Ama öğretmen “Evet çocuklar, sarı ile kırmızıyı karıştırınca ne renk elde ediyoruz?” diye sorunca, eğer Elmo’nun o bölümünü izlememişse şöyle cevap verecek “Örtmenim ben bi çekmeceme sorim geliyorum!”

Geçenlerde amerikada araştırma yaptılar, Sünger Bob izleyen 4 yaş altı çocukların beyin aktivitelerini takip ettiler. İzlerken ve izledikten bir süre sonra beyin aktivitesinin yavaşlayıp, durduğunu tespit ettiler. E bence Elmo da çok farklı değildir detaylı araştırsak.

 

Written by silaninbabasi

31 Ekim 2011 at 18:40

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

TRAKTÖRLER VE TRENLER

yorum ekle »

Çok uzun zamandır (yaklaşık 1 yıldır) Tayga’nın traktörlere inanılmaz bir ilgisi var,resmen tutku derecesinde. Ne zaman oldu,nasıl oldu hiç anlamadık ama oldu işte bi şekilde. Biz hiçbir yönlendirme yapmadık,oyuncakçıda pembe kıyafetli bebeklerle oynadığında hiç “Aman bırak onları,al bunlarla oyna” demedik ama içgüdüsel bir şey demek ki,zamanla böyle bir tutku oluştu:traktörler. Bu tutku kendimizi güneşli bir hafta sonunda Tarım Fuarında bulmamıza neden oldu:

Fuarda acayip eğlendi,bütün traktörlere bindi,hiç dönmek istemedi,biz de yorgunluktan bayılıncaya kadar gezdirdik elemanı.

Son günlerde bir de tren sevdası başladı. Daha doğrusu lokomotif. Tren garı bizim eve çok yakın,geçenlerde “traktörleri bu kadar seviyorsa trenler de ilgisini çekebilir” diye düşündüm ve bi götüreyim dedim. Aynen tahmin ettiğim gibi resmen büyülendi. Trene bindi, içini baştan aşağı gezdi (hatta o sırada tren hareket edince ben bi panikledim aha Mersine filan gidiyoz galiba diye ama neyse ki 15-20 metre sonra durdu,biz de hemen indik). Fakat enteresandır trenin en başına gidip de lokomotifi görünce “vaaaay,işte bu yaa,vagon da neymiş,esas olay burda” dercesine hayran gözlerle kitlendi. Bizimkini gören makinist lokomotiften kafasını çıkardı “getir babası getiir” diye baardı,ben de Tayga’yı kucakladığım gibi hop atladık lokomotife (bu sayede ben de ilk defa bi lokomotif içi gördüm,hiç de öyle dışardan göründüğü gibi köhne diil içi,bayaa elektronik göstergeler filan var bisürü).

Durum böyle olunca biz de son 1-2 haftadır garın müdavimi olduk. Demiryolları personeliyle de kanka olduk tabi kaçınılmaz olarak. Bu arada ben de öğrenmiş oldum ki Adana Demir Spor demiryollarının futbol klübüymüş.

(So?)

 

Written by gurkanyucel

28 Ekim 2011 at 00:26

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

KABADAYI

yorum ekle »

Parka gittiğimizde Tayga’nın sevdiği bir oyuncakla başka bir çocuk oynuyorsa genelde pek üzerinde durmuyor ve hemen ilgisini başka bir oyuncağa yönlendiriyor. Ama gerçekten çok sevdiği bir oyuncaksa sabırla beklemeye başlıyor,sıra kendisine geldiğinde başka bir çocuk ondan önce davransa bile yine sabırla oyuncak tamamen boşalana kadar beklemeye devam ediyor.Bizse genelde tüm bu olup bitenlere müdahele etmemeye çalışıyoruz,çünkü her zaman yanında olamayabiliriz ve farklı karakterdeki insanlarla başa çıkmayı öğrenmesi lazım. Ama işte çocuk haksızlığa uğradığında,sırası kapıldığında filan insanın müdahele edesi geliyor ve fakat tam olarak nasıl bir müdahelede bulunması gerektiğini kestiremiyor. İlk önce insanda “Hakkını korumayı öğrenmesi lazım” düşüncesi doğuyor ama sıra kapan kabadayı bizimkinden büyükse ne olacak? İşte o zaman senin gidip kabadayıyı “çekil lan şurdan” diye uzaklaştırman lazım. (“Çekil lan şurdan” ile “Ama sen abisin,o daha küçük,hem sıra ondaydı,hadi izin ver de önce o oynasın” demek arasında sebep-sonuç ilişkisi açısından bir fark yok bence.) Aklıma gelen ikinci düşünce ise kabadayının ele geçirdiği kozu etksiz hale getirmek için Tayga’nın ilgisini başka bir oyuncağa yöneltmek. Çünkü genelde o oyuncak konusunda ısrarcı olursan daha çok değere biniyor ve atıyorum diğer çocuk 5 dakka oynayıp bırakacaktıysa bu sefer hiç bırakmıyor.O nedenle hemen başka bir oyuncağı gösterip “AAA BAK NE VARMIŞ BURDAAA,AMAN TANRIIIM NE KADAR GÜZEL BİŞEY BUUU, DÜNYANIN ENNN GÜZEL TAHTEREVALLİSİ” filan gibi abartılı tepkilerle Tayga’nın ilgisini çekmeyi başarabiliyorum. Hatta benim abartılı tepkilerim diğer çocuğun da dikkatini çektiği için bi süre sonra elindekini bırakıp bizim oyuncağa saldırıyor ve elindeki serbest kaldığından Tayga rahatça oynayabiliyor.

Pekii, mükemmel gibi görünen bu plandaki eksik olan nokta ne? Böyle bir davranış kalıbıyla çocuğun kendi hakkını savunmasını nasıl öğretebileceğimi bilmiyorum,işte eksik nokta burası. “Artık onu da kendisi öğrenir büyüyünce” diyerek kendimi avutuyorum ama içim rahat diil.

Bu arada çocuğun dişleri tamamen çıkmış olmasına rağmen ısırma huyu bitmedi gitti.Konudan konuya atladım ama sırtımdaki acı bu konuyu açtırdı bana. Dişlerini sırtıma nasıl geçirmişse enfeksiyon kapmış,ısırdığı yer balon gibi şişti, sırt üstü yatamaz oldum.Dişleri çıksa da kurtulsak diyoduk şimdi de diş fırçalama sorunsalı baş gösterdi. Kat-iy-yen fırçayı ağzına sokmuyor,Colgate’in +2 çocuk macunundan aldık,eser miktarda fırçaya sürüyoruz,onun hatrına fırçayı ağzına sokuyor ama üstündeki macunu yalayıp bitirince hemen geri çıkarıyor. Bu macun yutma meselesi beni ziyadesiyle endişelendirmeye başladı ve araştırınca tamamen bitkisel içerikli bebek macunları olduğunu ve onları yutmasında sorun olmadığını öğrendim.Bakalım onun tadını da beğenecek mi (to be continued).

 

Written by gurkanyucel

03 Ekim 2011 at 10:21

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

2 SENE NE ÇABUK GEÇTİ

ile 4 yorum

diyemiycem walla hiç de çabuk geçmedi. Çocuğu musluk suyuyla bile yıkamaya kıyamadığımız, pet şişe sularıyla her allahın günü yıkadığımız günler şimdi asırlar öncesi gibi sanki. Parkta çamurlarda debelenip kedi-köpeklerle boğuşsa bile “bugün de yıkamasak  olur bence” diyebildiğimiz bugünlere ulaşmak kolay olmadı.

(O kadar söylediğimiz halde gene “ki” yi birleşik yazmışlar.)

Written by gurkanyucel

13 Eylül 2011 at 08:02

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

ARİSTOTELES-2

ile 2 yorum

Düz mantık insanı Tayga, annesinin ters duran terliklerini (bkz.Resim-1)

 Resim-1

giymeye çalışırken babası kendisini uyarır:

-Evladım onlar ters duruyo,çevir de öyle giy.

Tayga da aldığı komutu aynen uygular (bkz.Resim-2)

      Resim-2

Written by gurkanyucel

07 Ağustos 2011 at 01:02

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

DENİZATI TATİL KÖYÜ – GÜMÜLDÜR

ile 2 yorum

Geçen sene yazlığa gittiğimizde Tayga denize bayılmış, hatta çıldırmıştı. Biz de bu sene yazlıkla yetinmeyip bir de tatil köyü yapalım dedik ve başladık araştırmaya. Her zaman olduğu gibi önce Nurturia’ya sordum ve hemen hemen herkes aynı cevabı verdi: Denizatı. “Neymiş lan bu Denizatı? Niye herkes bu kadar methediyo?” diye daha detaylı araştırınca gördüm ki sadece Nurturia kullanıcıları değil tüm Türkiye’deki çocuklu aileler arasında tam bir efsane haline gelmiş. “Şöyle güzel, böyle muhteşem, çocuklu aileler için birebir” yorumlarını okudukça merakım bir kat daha arttı ve otelin internet sitesine girip resimlerine baktım. Sizi bilmem ama ben resimlere acayip tav oldum. Özellikle her yerin çimlerle kaplı oluşu ve çocuk aktiviteleri resimleri, uçaraktan otele gitmemizi sağladı.

“Bilenler bilmeyenlere anlatsın” düsturunu kendisine hayat felsefesi edinmiş güzide site EN BABA BLOG, Denizatı Tatil Köyü gözlemlerini tamamen objektif bir bakış açısıyla siz değerli okuyucularına aktarmayı kendisine en kutsal görev addetmiş, deneyimlerini iyisiyle kötüsüyle sizlerle paylaşmayı (bu cümle çok uzadı,ben sonunu toparlayamiycam galiba…aslında biraz uğraşsam toparlarım ama ne gerek var,yabancı mıyız… ahan da cümleyi bitirmeden bu paragrafı ve hatta bu parantezi de burada kapatıyorum,kapatıyorum,kapaat-tım)

ORMAN

Şimdi öncelikle tesisin çok yoğun bir fıstık çamı (pinus pinea) ormanı içinde kurulu olması harika bişey. Bu sayede günün her saatinde heryer gölge ve serin. Bütün odalar bungalow şeklinde ve ağaçların arasında dağılmış durumda. Bu arada sıcaklık konusuna gelince, bize “Haziranda gitmeyin soğuk olur, Gümüldür’ün denizi karpuz çatlatan olarak da bilinir” dediler, biz de karpuzumuz çatlamasın diye Temmuz’da gittik, hakkaten de geceleri üşümediğimiz gibi dev çam ağaçları sayesinde gündüzleri de hiç sıcaktan bunalmadık. Neyse efenim, Tayga’nın uykusu çok hafif olduğundan havuzbaşı eğlencelerinden ve gürültüden uzak olsun diye düşünerek havuza en uzak odayı istedik. Ama meğer “havuza en uzak oda=karayoluna en yakın oda”ymış. Geceleri kamyon sesi daha da rahatsız eder diye ortalardan bir oda tercih ettik. Gitmeyi düşünen olursa not alsın: Tesisin en güzel odası 128 no.lu oda. Hem karayolundan, hem de havuzdan uzakta,ayrıca koridorda kaldığı için günün her saati tatlı bir esinti hakim.

ÇİM

Tesisin en karakteristik 2. özelliği ise çok geniş çim alanlara sahip olması. Bir Denizatı geleneği olarak aileler sabahın köründe gidip şezlong alıyor ve çimlerde boş bulduğu bir yere koyup üzerine de havlu atarak orayı sahipleniyor. Gerçekten de çimlere yayılmak, tüm gün ağaçların gölgesinde serin serin yatmak insanı çok dinlendiriyor. Aileler çimlerde takılırken çocuklar da birbirleriyle kaynaşıyor,çimlerde oynayıp neşeyle eğleniyor. Çocuklar genelde toprağa basar vaziyette olduğundan olsa gerek pek fazla kuduran, histerik çığlıklar atarak oradan oraya koşuşturan çocuklar görülmüyor. Genellikle ortam sakin ve huzurlu oluyor.Tayga’nın en sevdiği çim aktivitesi “hortumla ağaçları sulama” oldu. Zaten heryerde hortumlar var, geceleri sulamada kullanılan bu hortumlar gündüzleri çocuklar ve onların sabırlı aileleri için güzel bir eğlence aracına dönüşüyor. Zaten Tayga hortumu görür görmez tam bir görev adamı olduğundan hemen alıp ilk gördüğü ağacı sulamaya başladı. Bizim de tüm günümüz “Orası fazla göllendi, biraz da şu ağacı sula babacım” uyarılarıyla geçti.

ÇOCUKLAR

Tüm bunlardan öte tesisin en çok tercih edilme sebebi çok fazla çocuk olması. Biz gittiğimizde çocuksuz tek bir aile bile yoktu, “çocuksuz geleni dövüyolar” desem abartmış olmam sanırım. Çok fazla çocuk olmasının doğal bir sonucu olarak sizin de çocuğunuz muhakkak kendi yaş grubundan birilerini bulup kaynaşabiliyor. Tayga bile çok asosyal bir çocuk olmasına rağmen kendisinden 1 yaş büyük İstanbul’lu Onat abisiyle 1 hafta boyunca pek bir eğlendi. Tatilden döndükten sonra da sordu durdu.

-Notaa?.. Notaa?

-Onat İstanbul’da babacım. Ayrıca Nota diil, Onat!

-Notaat?

PLAJ

İnternette okuduğum yorumlardan birisinde tesisin denize çok uzak olduğu yazıyordu. Bu yorumu yazan arkadaşa buradan seslenmek istiyorum: El-insaf, otel denize resmen 0 (yazıyla sıfır). Daha yakın olması için denizin içine bikaç bungalow atmaları lazım, o derece yani. Plaj mavi bayraklı, temiz ve gerçekten kum. Bazı otellerin reklamında kum plaj yazıyo, bi gidiyosun bildiin kayalık. Burası kumdan kaleler yapmak için mükemmel bir plaja sahip.

TRANSFER

Denizatı’nı tercih etmemizin sebeplerinden birisi de sizi havaalanından alıyor olmaları. Daha önce gittiğimiz Side tatilinin saatler süren havaalanı-otel yolculuğu ile başlaması bayaa bi moralimizi bozmuştu.O nedenle bu havaalanından alma, giderken de geri bırakma hizmeti süper bi rahatlık. Bu arada havaalanı demişken size bi ipucu daha:uçuştan 24 saat önce internetten on-line check in yaparsanız en ön sıradan koltuk alabilirsiniz. Şimdiye kadarki tüm yolculuklarda biz öyle yaptık ve Tayga çok eğlendi,yol boyunca hiç sorun çıkarmadı,çünkü ön sırada kendisine geniş bir oyun alanı tahsis ettik ve paso badem yiyip arabalarıyla oynadı.

ANİMASYON

Çocuk animasyonları bence gayet iyiydi. Gün boyu Nuran ablaları çocuklara boyama,dans,vs. aktiviteler yaptırıyor, akşam saat 21.30′da da çocuk diskosu başlıyor.İşte orası tam bir enerji patlama noktası, bütün gün çimlerde veya plajda sakin sakin oynayan çocuklar orada delice kudurup tüm kurtlarını döküyor.İyi de oluyor çünkü sonrasında yorgunluktan bitap düşüp sabaha kadar mışıl mışıl uyuyorlar.

Tesisin son artısı da 10 dakika yürüme mesafesinde Migros olması. Yanınızda fazla bebek bezi götürüp kendinize yük yapmayın,ordan alırsınız.

Eveet,bunlar tesisin güzel taraflarıydı. “Aman ne güzelmiş” demeyin hemen çünkü şimdi de eksiler geliyor:

Bi kere yemekler oldukça kötüydü. Ben ki dişimin kestiği herşeyi yiyen bir adam olarak 2 gün aç kaldım,o derece yani. Sulu et yemekleri resmen kokuyor ve çok ağır. Okul yemekhanesi mantığıyla bir gün önceden kalan yemekleri birbirine karıştırıp önümüze yeniymiş gibi koydular ya en çok ona bozuldum.Bir gün pilav ve ıspanak, ertesi gün pirinçli ıspanak, bu ne be!.. Allahtan hergün ızgara köfte ve pide de çıkıyordu da taze taze onları yedik. Çocuklu ailelerin bu kadar çok tercih ettiği bir otelin yemek listesinde çocuklara özel bişiler olmaması da ayrıca hayret verici bir işletme hatası. O nedenle gitmek isteyenlere 2. not: Çocuğunuzun sevdiği ve tatil süresinde dayanabilecek bişiler varsa (nebliim, kraker, bisküvi filan.. mesela Onat 1 hafta boyunca eti cici bebe muzlu bisküvisinden yapılma mama yedi. Tayga da paso eti cici bebenin kıtır ekmeğini…teşekkürler eti cici bebe), ondan yanınızda bolca götürün.Yemeklerle ilgili bir şikayetim de çok saçma saatlerde yemek verilmesi ve bu saatlere asla uymamaları. Örneğin akşam yemeği saat 19.30′da, tüm gün yorulan çocuk o saatte kurt gibi acıkmış oluyor, tam yemek saatinde restorana gidiyosun seni kapıdan geri çeviriyolar: Yemek daha hazır diil. Restoranın önü kalabalıklaşmaya başlıyor, açlıktan ağlayan çocuklar ve sabrı taşmak üzere olan anne-babalar kapıda birikiyor,en sonunda asker olduğunu tahmin ettiğim bir baba patlıyor ve personeli haşlıyor. Peki birşey değişiyor mu? Hayır,aynen devam. O nedenle siz bu yemek saatlerine kafadan bi 10 dakka ekleyin ve programınızı ona göre yapın.

Son şikayetim de temizlik konusunda. Tabaklar hep yağlıydı ve üzerlerinde parmak izleri vardı. Ayrıca yemekte balık çıktığının ertesi günü bütün tabaklar balık kokuyordu. O nedenle burada 3. notu verelim: Çocuğunuzun tabak-çatalını yanınızda götürün. Oda temizliği konusunda bir yorum yapamiycam çünkü Umay temizlikçiyi odaya hiç sokmadı. Başkalarının tuvaletini temizlediği bezle gelip bizimkini temizler mi acaba endişesiyle kendi odamızı Domestosla kendimiz temizledik, hergün sadece temiz havlu aldık o kadar.

Bu arada söylemeyi unuttum,tesis herşey dahil diil, 3 öğün açık büfe. Gerçi Gümüldür’de herşey dahil otel de pek bulunmuyormuş zaten.

Yaa,işte böyle sefkili okuyucu, her ne kadar eksileri olsa da bence genel ortalamada bayaa iyi bi tesis. Tayga çok eğlendi, öyle olunca da bizim tüm çektiklerimize değdi.Aslında daha anlatacağım bisürü bişiler vardı ama unuttum şimdi, uyku da bastırdı aniden. Ben gidip uyiim şimdi,daha sonra aklıma gelirse güncelleme yaparım,olur di mi?

Bu yazımı uyku sersemliğinin getirdiği bir şarkı ile kapatmak istiyorum:

Su gelir güldür gümüldür,gel de yar beni güldür.


Written by gurkanyucel

04 Ağustos 2011 at 21:49

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

İLK ALÇI-DETAYLAR

ile 6 yorum

Geçen hafta parkta gezerken sert bir şekilde yere düştüğünde dizi hafifçe kanayıp sonrasında da kabuk bağlamıştı. Ben de “İlk Diz Yarası” diye bi yazı yazacaktım ama ben daha yazıya başlayamadan, hatta fotoğrafını bile çekmeye fırsat bulamadan yara Wolverine hızında iyileşti,kayboldu gitti. Demek kısmet “İlk Alçı” yazısınaymış.

Akşamları saat 21.30′dan sonra hafif uyku sersemi olmaya başlayınca çok tatlı oluyor,sarhoş gibi herşeye gülüyor,koltuklarda zıplıyor, yürürken yalpalıyor, bi taraftan da çok eğleniyor. Ama bu eğlence uzayınca genelde tadı kaçıyor,bu sefer de herşeye ağlıyor, bir türlü uyumuyor. O nedenle o sarhoşluğun ortalarında bi yerde hemen banyoya sokuyoruz, yıkayıp cumba yatak uyutuyoruz.

 

Geçen pazar akşamı uyku sarhoşluğunun başlarında yatağa çıkmış “Heryer Mavi” adlı oyununu oynuyordu. Bu oyunun kuralları çok basit:Kafana mavi bir pike/çarşaf/vs. geçireceksin ve histerik çığlıklar atarak “HERYER MAVİİİ…HERYER MAVİİİ” diye ordan oraya koşacaksın. Tayga’nın en iyi oynadığı ve en sevdiği oyunlarından birisi olan “Heryer Mavi”, yatak üstünde ve uyku sersemiyken oynanmaya kalkınca bizim eleman cumburlop yere yuvarlandı. Zaten çok hareketli bir çocuk olmasının yan etkisi olarak sıklıkla düştüğü için biz önce yine basit bir düşme vakası sandık. Fakat düştüğü yerden kalkmaya çalışırken sol kolunu kıpırdatamadığını görünce telaşlanıp hemen acile gittik. Biz bu durumlarda hep Başkent Hastanesi’ne gideriz. Doğum da Başkent’te olmuştu zaten,odur budur müdavimiyizdir.

 

O gece Başkent’in acilinde tüm doktorlar ölümcül bir hastaya müdahele etmekte olduğundan kimse bizimle ilgilenemedi. Aslında biraz daha bekleseydik belki bizi de alacaklardı içeri ama beklemeye sabrımız olmadığından Acıbadem’e gitmeye karar verdik.

 

Biz Acıbadem’e varana kadar Tayga elini,kolunu,parmaklarını oynatmaya, birşeyleri tutmaya,çekmeye,itmeye yani elini-kolunu gayet normal kullanmaya başlamıştı.Oradaki doktor da muayene sonrasında “Hiçbir şeyi yok, sadece kolunu incitmiş, kırık veya çatlak olsaydı kesinlikle elini-kolunu kıpırdatamazdı, böyle sakin durmazdı,acı içinde ağlardı. O nedenle röntgene gerek yok, ağrısı 1 hafta kadar sürebilir, bu süre içinde pedifen türü bir ağrı kesici verin,başka hiçbişeye gerek yok” dedi. Biz de “koskoca doktor bizi yanlış yönlendirecek değil ya, gerekli olsaydı röntgen çekerdi herhalde” diye düşündüğümüzden film konusunda hiç ısrar etmedik ve gönül rahatlığıyla eve gittik.Tayga da zaten çoktan sakinleşmişti,eve döner dönmez de uyudu.

 

Ertesi gün kolunda belli-belirsiz bir şişlik vardı ve oraya bastırınca “uf” diyordu. Umay’ın doktor ablası Börte’yi aradık ve bize “Yaş ağaç kırığı olabilir, ortopediste götürün” dedi. Yaş ağaç kırığı, bebeklerde ve küçük çocuklarda görülen, normal bir kırık gibi acı vermeyen ve çocuğun hareketlerini engellemeyen bir kırık türüymüş. Biz de hemen Başkent’ten randevu aldık ama onlar da perşembeye kadar doluymuş. Açıkçası çocuğun ağrı-sızısı olmadığı ve hareketlerinde hiçbir anormallik olmadığı için muayeneyi daha erken bir tarihe aldırmak için fazla bir girişimde bulunmadık .Ne de olsa Acıbadem’deki doktor bize kesin bir dille “içinizi ferah tutun,kesinlikle çocuğunuzun hiçbir şeyi yok” demişti.

 

Neyse efendim,muayene günü geldi,gittik Başkent’e, pediatrik ortopedist doktorumuz ilk muayenesinde “Çatlak olabilir,bi film çekelim” dedi. “Çatlak olabilir”i duyunca biz bi telaşlandık ama “Yok canım,olamaz,öyle olsa diğer doktor neden bizi çocuğun iyi olduğuna ikna etmek için o kadar uğraşsın ki?” diye düşündük. Biz hala laylaylomlardayken röntgen doktora bi geldi “Kolda kırık var,hemen alçı odasını hazırlayın” dedi. Umay’la ben ağzımız açık birbirimize bakakalmışken 1-2 dakika içinde apar topar çocuğun kolunu alçıya alıp,boynuna da askısını takıp kucağımıza verdiler. Herşey o kadar hızlıydı ki insan gerçekliğine inanmakta zorlanıyor. Bu 2 dakika boyunca Tayga hiç sesini çıkarmadı, doktor amcası ile gayet işbirliği içinde kolunu uzattı ve sakince bekledi.

Çocuğu o halde görünce insanın hem içi parçalanıyor, hem de “bu çocuk şimdi nasıl uyuyacak? nasıl yıkiycaz? nasıl oyun oyniycak? bu alçı ne kadar duracak? herhalde en fazla 2-3 gündür” diye düşünmeye başlıyor. Bir de üstüne doktor “2 hafta sonra gelin alçıyı çıkaralım” deyince “NE??? 2 HAFTA MI?” diye bağırası geliyor insanın. Ama şöyle bi düşününce “çok şükür sadece 2 hafta”…

Tüm bu karmaşa sırasında doktora soramadık ama sonra kafamız yerine gelince ilk sorduğumuz soru “Kırıldığı gün alçıya alınsaydı daha mı iyi olurdu,yoksa birşey farketmez miydi?” oldu. İçimden “Lütfen bişey farketmezdi de doktor,lütfenn” diye dua ederken adam buğulu gözlerle kemikte 5 derecelik bir açı bozukluğu oluştuğunu,ilk an alçıya alınsaydı muhtemelen bu bozukluğun olmayacağını söyledi. İşte o an uçarak Acıbadem’e gidip önce o doktoru bulup ağzını burnunu kırmak, sonra da hastaneyi tahliye edip ateşe vermek istedim.Doktorumuz her ne kadar “O kadar da önemli bir bozukluk değil bu, zamanla düzelir” dediyse de biz şimdi ciddi ciddi Acıbadem’e dava açmayı düşünüyoruz. Dur aklıma gelmişken ben şu avukat arkadaşı bi ariim.

Written by gurkanyucel

19 Haziran 2011 at 18:43

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

İLK ALÇI

ile 4 yorum

33 yıllık ömrümde hiç bi yerim kırılmadı, hiç alçım olmadı. Ama bizim eleman daha 2 yaşına girmeden ilk alçısını edindi.

 

Tayga’nın kolu nasıl kırıldı?

Yücel ailesi Acıbadem Hastanesi’ne neden dava açmaya hazırlanıyor?

Hepsi aaazsooraa…

 

Written by gurkanyucel

17 Haziran 2011 at 20:38

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

RÖPORTAJ

bir yorum

Kitapçokseveranne babalar günü vesilesiyle benimle bir röportaj yapmak istemişti.Bu röportaj sayesinde ben de alternatif anne e-dergisinden haberdar oldum. Kendisine buradan teşekkür ediyor, iade-i röportaj için sorularımı en kısa zamanda hazırlıyorum.

Written by gurkanyucel

14 Haziran 2011 at 08:55

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

BABALARA HEDİYE ÖNERİLERİ-2

yorum ekle »

Geçen sene başladığım “Babalara hediye önerileri” yazı dizisine bu sene de devam etmeye karar verdim. Önce “Acaba sürekli kendini tekrar eden bir blogger haline mi geliyorum?” diye düşündüm, ama orası öyle diil sefkili babayizbiz okuyucuları. Şu tehnoloci denen şey çok acayip bişi, hızına yetişmeye imkan yok. Daha geçen sene “Olm gözlüğü takınca 3 boyutlu gösteren televizyon yapmış adamlar” diyoduk, bu sene gözlüksüz de 3 boyutlu gösterebilen cep televizyonu yapmış şu bıdık caponlar.Zaman değişiyor, babaların da istekleri ve hevesleri aynı oranda farklılaşıyor. İşte o nedenle babalar gününe az bir zaman kala hediye konusunda kafası karışmış anne ve çocuklara en güncel baba hediyeleri önerilerini kendimce şöyle sıraladım:

-Nintendo 3DS (Ben dün Realde gördüm, hakkaten de gözlüksüz 3 boyut çok acayipmiş.)

-Traş makinesi (Bu da hızına yetişilemeyen bir sektör.Benim tavsiyem ıslak-kuru traş edebilen, yıkanabilen, tasarımı-rengi güzel bişiler. Tercihen Philips veya Braun)

-Özel tasarım t-shirt veya ayakkabı. (T-shirtün 2 alternatifi var, 1.si Polo Garage mağazalarından özel tasarım t-shirt yaptırabiliyosunuz, 2.si ve daha ekonomik olanı ise Matrak .Yaptığınız t-shirt tasarımını adamlara mail atıyosunuz, o tasarımı t-shirte basıp size kargoyla gönderiyolar, güzel hizmet. Ayakkabı için ise benim bildiğim tek alternatif Converse. Ana sayfasındaki Create bölümünden istediğiniz Converse modelini seçip şurası şöyle olsun, burası böyle olsun, tabanı şu renk olsun, üzerinde “Babalar Günün Kutlu Olsun” filan gibi bişiler yazsın şeklindeki tercihlerinizi belirliyorsunuz ve tamamen sizin tasarımınız olan ayakkabınızı 60-70 dolar gibi bi ücrete size özel olarak üretiyorlar,üstelik sanırım Türkiye’ye shipping olayı da var)

-Televizyon koltuğu (tercihen La-Z-Boy…hastasıyım)

-Masa üstü resmi, duvar tablosu veya film/sanatçı/takım posteri (şöyle güzel bi çerçeve içinde)

-Saat (babanın tarzına göre klasik veya spor bişiler. benim tercihim Swatch)

ortadaki güzelmiş

 

(Ortadaki güzelmiş)

-Güzel bir pazar kahvaltısı (yanında gazete ve pazar eki)

-Bakım kremi (traş sonrası cilt bakım kremi olabilir, yaşlılık etkilerini bilmemne yapan bişiler olabilir…)

-Müzik veya spor aleti (gitar, elektronik drum set, koşu bandı,eliptik bisiklet, vs.)

-Gözlük (güneş gözlüğü genelde babaların araba filan kullanırken her zaman ihtiyaç duyduğu ama hep almaya üşendikleri bişeydir)

UZAK DURULACAKLAR

-Hediye kartı/çeki (“git kendi hediyeni kendin al,uğraştırma beni” demenin nazik yolu)

-Üzerinde isim yazılık bileklik (yorum bile yapmak istemiyorum)

Daha önce sair defalar tekrarladığım üzere babalar gününün bir para tuzağı olduğunu düşünsem de “illa ki bi hediye alacam” diyorsanız umarım bu öneriler işinize yarar.

Seneye yeni bir “Babalara hediye önerileri” yazısında daha görüşmek üzere…

Written by gurkanyucel

06 Haziran 2011 at 09:36

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

BUSON YAĞMURLARI

bir yorum

Survivor adasında başlayan muson yağmurları ile birlikte Adana’da da buson yağmurları başladı. İlkbahar aylarının bu son yağmurlarını fırsat bilen Tayga gördüğü her su birikintisine balıklama atladığı için kendisine bir çift balıkçı çizmesi almak zorunda kaldık. Gerçekten de hayat kurtarıcı oldu, teşekkürler Mothercare.

Written by gurkanyucel

10 Mayıs 2011 at 22:15

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

1 sene ne çabuk geçti yaw

yorum ekle »

Tüm annelerin ve anne adaylarının anneler günü kutlu olsun.Sıradaki şarkı tüm anneler için gelsin, Asuman Dabak söylüyor:O tabak bitecek!…

Video : o tabak bitecek – profilo reklamle – Vi…, posted with vodpod

Written by gurkanyucel

08 Mayıs 2011 at 09:11

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

20.AY

ile 4 yorum

-Artık bebek yatağına sığamadığı için kendisini yer yatağına transfer ettik. Ancak 100 x200 cmebatlarındaki yer yatağı bile elemana dar geldi,gece ne zaman kalksam kendisini yerde buluyorum. Henüz hastalanmadı ama “beton çeker” efsanesinden korktuğumuz için kenarı korkuluklu, 80 x190 cmebatlarında bir karyola araştırmasına başladık. Biz interneti altüst ederken  aradığımız karyola burnumuzun dibinden (dedesinin deposundan) çıktı. Umayın 30 sene önce kullandığı karyola muhteşem paketlenmiş bir şekilde depoda bizi bekliyormuş meğer. Masif cevizden yapılma karyola anadan oğula törenle yatay geçiş yaptı. Yatak olarak da yine uzun araştırmalar sonucu aynı markada karar kıldık:İşbir. Adamlar hakkaten yatak konusunda rakipsiz. Ama malesef 80×190 ebatı özel üretiliyormuş,biz de siparişi verdik bekliyoruz bakalım.

-Bir bardaktan diğerine su aktarma oyunu her seferinde üstünü başını ıslatması ile sonlandığı için artık su yerine mercimek dolduruyoruz bardağa. Tabi bu oyun da genelde mercimeklerin her tarafa saçılması ile sonlanıyor. Ne kadar toplamaya çalışsak da halının arasına girenlere ulaşamıyoruz. Şakasever temizlikçi ablamız geçen geldiğinde “Salona mercimek ekmişsiniz ama sulamayı unutmuşsunuz” dedi:)

-Evde eyleyemiyoruz artık Tayga’yı,çok sıkılıyor. Park filan da kesmiyor artık.Ne zamandır bir oyun grubu arıyoruz ama bulamadık.Tam gün kreşe vermek de istemiyoruz,şimdilik lokantaların çocuk oyun alanlarında farklı çocuklarla interaksiyona girmesini sağlamaya çalışıyoruz ama o da geçici bir çözüm.Hasan Usta diye bi lokanta var burda,onun oyun alanını çok sevdi,özellikle top havuzunda çıldırıyor,histerik çığlıklar atarak eğleniyor. Bi de Mono Cafe diye bi pastanenin açık oyun alanı var ama Hasan Usta kadar eğlenceli ve samimi bir mekan değil.

-Her geçen gün daha da sinirli bir çocuk oluyor. Kızdığı zaman eliyle kafasına vuruyor, bu bizi önce çok endişelendirdi ama araştırınca öğrendik ki çok çok yaygın bir davranış şekliymiş:

Bebeklerde, kendi elini kullanarak ya da beşiğinin kenarı gibi başka bir nesneye çarparak kafasına vurma davranışı tahmin edilenden çok daha sık karşılaşılan bir durumdur. Bu davranışın genelde 9 ay civarı başlayıp 18-24 ay arasında en yüksek seviyeye ulaştığı ve pek çok çocukta 3 yaş civarında tamamen bittiği görülmektedir. Çocukların kafasına vurma davranışının kendi kendini rahatlatma amacına hizmet ettiği düşünülür. Çocuğunuzun özellikle onu tasvip etmediğiniz zaman kafasına vurması, bu davranışın “engellenme” duygusuna verdiği fiziksel bir tepki olduğunu gösterebilir. Yaşadığı duyguları sözlerle ifade etme becerisi henüz yeterince gelişmediği için yaşadığı güçlü engellenme duygusuyla başa çıkamıyor ve bu sıkıntı veren durum karşısında kafasına vurarak kendini rahatlatmaya çalışıyor olabilir. Bu davranışıyla başa çıkabilmek için uygulayacağınız en sağlıklı yöntem, onu gün içinde uzun süreli olarak sıkıntı durumunda bırakmaktan kaçınmanız ve kendi kafasına vurduğu zamanlar hariç ona olumlu anlamda bolca ilgi göstermenizdir. Ayrıca, yaptığı bir şeyin tasvip edilmemesi karşısında hissettiği engellenme duygusunu sözlerle açıklamanız kızınızın duyguları tanımasına ve onları düzenleyebilmeyi öğrenmesini sağlar. Böyle durumlarda örneğin; “Şimdi kızdın biliyorum ama …. yapmana izin veremem.” “Kızgınlığın geçene kadar sana sarılayım” gibi şeyler söylemeniz hem duygularıyla başa çıkabilmesine yardımcı olur hem de duyguların isimlerini öğretir. Çocuğunuzun dil becerileri ve duyguları anlatan kelime hazinesi geliştikçe kendine ifade biçimi sözel hale dönecek ve kafasına vurma davranışı daha çabuk ortadan kalkacaktır.

Gelişim Uzmanı Psikolog Sinem Olcay

Written by gurkanyucel

02 Mayıs 2011 at 08:41

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

1,5 Adana

ile 6 yorum

1,5 yaş itibariyle:

3 heceli kelimeler söylemeye başlayalı çok oluyor ama gün geçtikte daha anlaşılır konuşmaya başladı. Örneğin çok güzel “patates” diyor, gayet net ve temiz. Bi de “portakal” demesine bayılıyorum ama o hala “po-ka-ka” aşamasında. Ha bi de hapşurana “çok yaşa” diyor ama o da “ço-ka-ka” gibi bişi şimdilik.
18. ay itibariyle 18.dişimiz de çıktı. Daha ne kadar sürecek bu diş olayı ya? 28 diş bence çok bi çocuk için, 18-19 tane filan olsa da olurmuş. 32′ye tamamlamak için sonradan çıkan diş sayısını 4′ten 14′e yükselttirelim bakanlar kurulu kararıyla.
Su mevzuu var bi de. Susadığında artık bize muhtaç olmadığını anlayan Tayga bardağı kaptığı gibi dikiyor kafaya. Bi suluk almıştık aylar önce,biz daha onun nasıl kullanıldığını öğrenemeden çocuk bardağa geçti bile. Başlarda çay bardağını 2 eliyle zor kavrıyordu ama dün gördüm ki bildiğiniz su bardağını tek eliyle alıp hoop diye içiyor. Gerçekten susadığı zaman hiç üstüne dökmüyor ama bazen de sırf gıcıklığına bir bardak suyu olduğu gibi üzerine boca edip AAAAA?? diyor sanki yanlışlıkla olmuş gibi.Bir süredir de suyu bir bardaktan diğerine boşaltma merakı başladı.Bunu gören anneannesi “Aha laborant olacak” dedi nerden geldiyse aklına:)

Written by gurkanyucel

23 Mart 2011 at 05:01

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

TUVALET EĞİTİMİ-4

bir yorum

Tuvalet adaptörü faciasından sonra lazımlık denemeleri başladı. Ancak bu denemeler de, biraz fazla renkli ve cicili bicili olması sebebi ile lazımlığın “oyuncak” kategorisine girmesi ile sonlandı.

-Hadi babacım kaka.

-Ne kakası ya,şuna baksana ne güzel renkli renkli,hiç buna kaka yapılır mı?

Lazımlığı gören Tayga “Aaa bana yeni oyuncak almışlar” ses ve mimikleriyle hemen koşuyor,hareketli parçalarını açıp kapıyor,onunla oynamaya başlıyor filan derken kaka arada kaynıyor.

Kendime not:Acilen renksiz,sade ve hareketli parçaları olmayan bir lazımlık alınacak.

Written by gurkanyucel

11 Mart 2011 at 11:35

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.