En Baba Blog

Babaların buluşma noktası

DUYGUSAL OLARAK SAĞLIKLI ÇOCUK YETİŞTİRMEK

leave a comment »

Bir kitabın daha dibini sıyırdık. Çocuklar için farkındalık egzersizleri sunan kitap ebeveyn olarak sizin de çok işinize yarayacak öneriler sunuyor. Örneğin nadiren de olsa çocuğunuza karşı ani öfke patlamaları yaşıyorsanız bunun sebebi öfkelenmeye başladığınızı fark etmemiş olmanız. Öz farkındalık, duygularımızdaki duygu değişimlerini hemen tespit edip bunu karşımızdakine ifade etmemizi sağlıyor. Sinirlenmeye başladığımızı fark ettiğimiz anda karşımızdakine (çocuk veya yetişkin) “bu yaptığın beni sinirlendirmeye başladı” diyerek sinir katsayımız öfke patlaması noktasına gelmeden durdurabiliriz. Aynı şey çocuklar için de geçerli, ani duygu değişimlerinde patlamalar yaşayan veya içine kapanan çocuklarımızın farkındalığını arttırarak bu duygularla başa çıkmasını sağlayabiliriz. Dikkat edin “bu duyguları bastırmak” demiyorum, sürecin sağlıklı bir şekilde yönetilmesinden bahsediyorum. Öfke ve üzüntü sağlıklı duygulardır; bastırılmamalı, sadece geçip gitmesine izin verilmelidir. Bunun için çok küçük çocukların bile uygulayabileceği bazı egzersizler var:
-Yanardağ yöntemi: Yanardağlar patlamadan önce bazı sinyaller verir, örneğin hareketlenmeye ve ısınmaya başlar. Öfkelenmeye başladığında vücudunda bazı değişiklikler hissediyor musun? Örneğin titremeye ve ısınmaya başlıyor musun? Kalp atışın ve nefesin hızlanıyor mu? Bu değişiklikleri hissettiğin zaman bana söyleyebilir misin?
-Buz dağı yöntemi: Buz dağlarının küçük bir kısmı görünürken büyük bir kısmı su altındadır ve görünmez. Duygularımızın da sadece çok küçük bir kısmı dışarıdan fark edilebilir. Bana öfkeni/üzüntünü vücudunun neresinde hissettiğini gösterebilir misin?
Öfke/üzüntünün bedeninde verdiği işaretleri tespit etmek ilk adımdır. Şimdi bu aşamada sana kendini daha iyi hissettirecek yöntemler göstereceğim.
-Nefes egzersizleri: “Sana nefes yöntemini öğreteceğim” demek çocuğa “senin bir sorunun var” mesajı verdiğinden “Nefes yöntemini öğrenmeme yardımcı olabilir misin? Benim buna ihtiyacım var ve senden bana yardım etmeni istiyorum” diyerek nefes egzersizlerini öğretmeye başlayabilirsiniz. 1)Balon şişiriyor gibi 5 defa derin nefes alıp verelim. 2)Doğum günü mumlarına üfler gibi 5 defa derin nefes alıp verelim 3)Elini kalbine koyarak 5 defa yavaşça derin nefes alıp verdiğinde kalp atışının gittikçe sakinleştiğini hissetmeye çalış. 4) Bir elimizi yumruk yapalım, gözlerimizi kapatıp her nefes verişimizde bir parmağımızı açarak toplam 5 defa derin nefes alıp verelim. Bu 4 yöntemden hangisi sana kendini daha iyi hissettirdi?
Bunlar öfkeyi büyümeden yakalayıp yönlendirerek patlama noktasına gelmeden geçip gitmesini sağlayan yöntemler. Bir de farkındalığı arttıracak egzersizler var:
-Yürüyüşe çıkalım,bugünkü amacımız olabildiğince çok …. görmek ve bunları kaydetmek (deftere yazmak veya fotoğrafını çekmek olabilir). Buradaki boşluğu her yürüyüşte başka bir şeyle doldurun: kuş, araba, kedi, ağaç,vs.
-Arabayla yolculuğu eğlenceli bir farkındalık egzersizine çevirebilirsiniz. 1)Payanda meditasyonu: Şu anda ben ….? Boşluğu şunlarla doldurun: Duyuyorum? Görüyorum? Dokunuyorum? Tadıyorum? Kokluyorum? ve her sorudan sonra cevap verin: Şu anda korna sesi duyuyorum, şu anda trafik ışığı görüyorum, şu anda direksiyona dokunuyorum, gibi. Sonra aynı 5 soruyu çocuğunuza yöneltin: Şu anda ne duyuyorsun? (ve diğerleri) 2) Bilinçli yolculuk: Belirli renklere veya seslere odaklanın. Örneğin “şimdi kırmızıya odaklanalım, her gördüğün kırmızıyı bana söyler misin?
-Şükür meditasyonu: Yatma zamanı geldiğinde çocuğunuzla sessiz ve sakin bir yere geçin (onun odası olabilir) ve “Bugün yaşadığımız 3 şey için şükredelim. Ben başlıyorum” diyerek o gün yaşadığınız 3 güzel olayı anlatın. Eğer onun aklına gelmezse zaman tanıyın, yardımcı olun. Aynı meditasyonu çeşitlendirmek için bazen olaylara değil kişilere odaklanabilirsiniz. “Bugün seni mutlu eden 3 kişiyi düşün ve onlara iyi dilekler gönder” gibi. Her gün bu olumlu duygularla uykuya dalması zaman içinde karakterine işleyecektir.

Özellikle ergenlik döneminin başlarındaki çocuklar için çok faydalı olacağına inandığım egzersizleri ve daha fazlasını içeren bu kitabı 5-15 yaş arası çocuğu olan herkese tavsiye ediyorum. Farkındalık eğitimi ne kadar erken başlarsa o kadar kalıcı olur:)
Selamlar

Written by gurkanyucel

01 Ağustos 2021 at 12:08

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Çocuklar İçin Beş Sevgi Dili

leave a comment »

Çook uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Neden bu kadar uzun zamandır yazmıyorum? Çünkü bu blog’un amacı çocuk yetiştirme sırasında karşılaştığım sorunlara kendimce bulduğum çözümleri paylaşarak bazı kolay ipuçları vermek. Çocuklar büyüdükçe sorunları da azalıyor, dolayısıyla paylaşılacak çözümler de azalıyor.

Büyük oğlum 11 yaşında ve 7 yaşındaki kardeşiyle uğraşmaktan 7 yıldır sıkılmadı. Ben ilk senelerde “zamanla sıkılıp bırakır” diye düşünüyordum ama görünen o ki kardeşiyle uğraşmaktan asla sıkılmayacak. Ben de bu konuya el atmaya karar verdim ve Amerika’da yaşayan psikolog Tunç Tataker’e kendisinin youtube kanalı üzerinden soru sordum,o da sağ olsun bana dönüş yaptı ve bir kitap önerdi.

https://www.youtube.com/channel/UCDOCoYTX-4Qh8o8c2bU73Mw

Yıllar önce https://birkizbiroglan.com/ blogunda bir yazı okumuştum, çocukların sevildiklerini anlayabilmeleri için kullanılması gereken 5 sevgi dilinden bahsediyordu. Benim için çok aydınlatıcı bir yazı olmuştu ama yazıda bahsedilen kitabı nedense alıp okumamıştım. İşte Tunç Bey’in bana önerdiği kitap oydu: Çocuklar İçin Beş Sevgi Dili.

Bu kitapta anlatılan olay özetle şu: her çocuğun bir “baskın sevgi dili” vardır, ve o dili konuşmazsanız sevildiğini anlayamaz. Hani sürekli söylenen bir laf var ya:Sevgi her şeyi çözer, çocukların tek ihtiyacı olan sevilmektir, falan filan. O iş öyle değil işte, eğer sevginizi gösteremiyorsanız istediğiniz kadar sevin, fasa fiso. Yıllar sonra çocuğunuzun karşınıza geçip “sen beni hiç sevmedin” dememesi için ona bu sevgiyi, onun anlayacağı şekilde göstermeniz gerekiyor. Nedir bu sevgi dilleri? Dokunmak, söylemek, kaliteli zaman, hizmet ve hediye. Bunların hepsini birden uygulamak gerekiyor. Yani “sadece 4’ünü yapayım,birini yapmasam (veya daha az yapsam) da olur” diye bişi yok. Ama bunlardan 1 veya 2 tanesini diğerlerinden daha fazla yapmak gerekiyor. Onların hangileri olduğunu anlamak için de çocuğun baskın sevgi dilini bulmak lazım. Bunu öğrenmenin ise çok basit bir yolu var: Çocuğunuza “seni sevdiğimi nereden biliyorsun?” diye sorun. Eğer “çünkü bana hep sarılıyorsun” gibi bişi söylerse baskın sevgi dili “dokunmak”tır, ona her zamankinden daha fazla dokunun. Diğer verebileceği cevaplar “çünkü hep söylüyorsun (söylemek)/ çünkü benimle oyun oynuyorsun/sohbet ediyorsun (kaliteli zaman)/ çünkü bana güzel yemekler, pastalar, kurabiyeler yapıyorsun (hizmet)/ çünkü bana güzel oyuncaklar, kıyafetle alıyorsun (hediye)” şeklinde olabilir. Bu cevapları analiz ederek çocuğun baskın sevgi dilini öğrenip,o dilden daha fazla konuşmaya başlayabilirsiniz.

Peki tüm bunların kardeşler arası sorunlarla ne alakası var? Cevap şu: Bir çocuk diğeri kadar sevilmediğini zannettiği zaman onunla uğraşarak 1)Ona gösterilen ilgiyi değersizleştirmeye çalışır 2)Kötü yoldan da olsa (bağırılmak, kızılmak) ilgi çekmeye çalışır. O nedenle diğeri kadar sevilmediğini zanneden çocuğun sevgi dilini bulup ona bu dil aracılığıyla daha fazla sevgi göstermek gerekiyor.

Burada sorunun temel kaynağı aslında yine biz ebeveynleriz. Bizim sevgi dilimiz çocuklarımızdan farklı ise bu tür sorunlar başlıyor. Örneğin benim baskın sevgi dilim hizmet olsun, çocuğunki hediye. Ben sevgimi göstermek için iç sesimi dinleyerek sürekli hizmet edip saçımı süpürge ederken onun umurunda bile olmayacaktır. “Bak sana bunca sene hizmet ettim,seni sevdiğim için” deseniz alacağınız cevap “ama bana hiç hediye almadın” olur. İşte o noktada “vay nankör” diyip bi tokat patlatasınız geldiğinde bu yazıyı hatırlayın.

Geliyor 5 kardeş

Written by gurkanyucel

24 Aralık 2020 at 12:13

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

En Utandığım Anlar (Güncel)

leave a comment »

Serkan diye bi arkadaş var, orta boylu ve dazlaktır, meslektaş olduğumuz için belediye ve tapu müdürlüklerinde çok karşılaşırız. Kendisi aynı zamanda boksördür, hobi olarak başladığı boksta sonradan bayaa profesyonel oldu, şampiyonalara filan katıldı. Ben de kendisiyle her karşılaşmamda filmlerden gördüğüm boks hareketlerinden bir hamle yaparım, o da benim bu zevzekliğime karşılık şakacıktan gard alıyormuş gibi yaparak nezaketle karşılık verir. O gün Çankaya Tapu Müdürlüğünden çıkmak üzereydim ki camlı kapının arkasında bizim dazlağı gördüm, tam ben çıkarken o da içeri giriyordu ve kapıda karşılaştığımız anda ben karın boşluğuna doğru bir yumrukumsu savurdum..

Ama…

1 saniye içinde fark ettim ki…

O kişi Serkan değilmiş!!!

Yumruğumun ulaştığı orta boylu dazlak vatandaş, profesyonel bir boksör olmadığından gardını almadı… ve benim yumruk LAAPS diye adamın karın boşluğuna oturdu!!! Allahtan “şakacıktan” atılan bir yumruk olduğundan adam öyle iki büklüm filan olmadı ama eleman tabi ki ŞOK!! Düşünsenize, bir işinizi halletmek için devlet dairesine gidiyorsunuz, daha kapıdan içeri adımınızı atar atmaz adamın biri sizi yumrukla karşılıyor.. Ben de saniyesinde durumu toparlamaya çalıştım, “yaa pardon ben sizi bi arkadaşa benzettim de, heh hüh” diye… Adam da makul bir insanmış ki sadece şöyle dedi: Sen sokakta gördüğün arkadaşlarına yumruk mu atarsın?..of allahım,yer yarılsın içine gireyim diyerek adama durumu anlattım, işte size benzeyen arkadaş boksördür de falan da filan da..

Uzun lafın kısası arkadaşlar siz siz olun zevzeklik yapmayın.


Günlerden cumartesiydi ve takvimler 12 Aralık 2015’i gösteriyordu. Kaplan’ın 2. yaş günü için hediye ve parti malzemesi almak için gittiğim Gordion Alışveriş Merkezinde karşılaştık Aykın Bey’le. Kendisi güzide kreşimiz Kidsland’in velilerinden olup havanın güzel olduğu zamanlarda çocuklarımız kreşin bahçesinde oynarken çokça sohbet etmişliğimiz vardır.

Karşılaştığımızda çocukları da yanındaydı,onlar da oyuncak almaya gelmişlerdi. Ben de orada bulunma sebebimi açıklamak için (çok lazımmış gibi,sanki benden böyle bir beklenti var da…) “Bugün Kaplan’ın doğum günü de,ona hediye almaya geldim” dedim.
Sonra bi an durdum…Keşke durduğumla kalsaydım. Ama kalmadım, kalamadım. İçinde bulunduğumuz bu durumda bi tuhaflık sezdim. Madem ki bir doğum günü partisi vardı,neden onları da çağırmıyordum?
Buradan sonra biraz daha düşünüp öyle konuşmaya başlamalıydım. Ama karşılıklı bakışma ve garip sessizlik uzamaya başlamıştı. Aslında ben cümlemi bitireli henüz 1-2 saniye olmuştu ama bana sanki dakikalardır boş boş birbirimize bakıyormuşuz gibi geldi. Hemen müdahele etmeliydim,birşeyler söylemeliydim. Ben de kafamın içinde devam etmesi gereken iç sesimi hoparlöre bağladım ve dedim ki:
-Sizi de davet ederdim ama o kadar samimi değiliz….
….
….
Evet,bunu dedim…Tam da bu kelimelerle,adamın gözünün içine bakarak,aynen bunları söyledim…
Sizi de davet ederdim…
ama o kadar samimi değiliz…
Evet sevgili okur,bir insan beyniyle düşünmeli,ağzıyla konuşmalı. Ağzınla düşünürsen olacağı bu!
Hayatım boyunca bundan çok çektim:ağzıma geleni lak diye söylemek! Ama daha önce hiç bu kadar büyük bir çam devirmemiştim. Hatta öyle sanıyorum ki insanlık tarihinde daha önce hiç böyle bir cümle kurulmamıştır, ben ilk olmuş olabilirim.
Aykın bey hiç tepki vermedi. Böyle bir lafa nasıl tepki verilir ki zaten? Belki o da beyninin içinde bunun cevabını arıyordu o sırada. Ama kendisi çok nazik bir insan olduğundan sadece kibarca gülümsedi ve sonra konuşmayı sonlandıracak bir şeyler söyledi ama ben o kısmı pek hatırlamıyorum. Çünkü söylediğim şeyin inanılmaz utandırıcılığını daha yeni kavramaya başlamıştım. Önce başım dönmeye başladı, sesler boğuklaştı, görüntüler bulanıklaştı, az önce ağzımdan çıkan cümle bir karabasan gibi üzerime çöktü,göğsüme bastırmaya başladı.
NE DEDİM LAN BEN AZ ÖNCE??? diye bağıra bağıra koşarak oradan uzaklaşmak istedim, yer yarılsın içine gireyim de yarık üzerime kapansın istedim, Süpermen olup uzaya gidip dünyayı tersine çevireyim de zaman geri gitsin istedim, birkaç saniye öncesine dönüp Fight Club’daki Edward Norton gibi kendime öyle bir yumruk atayım ki dişlerim dökülsün istedim.
Evet sevgili okur,bunların hepsini istedim,ama tüm bunların yerine “ıhadi hoouldu hosaman, gorüşrüüüzsh”gibi bişeyler geveleyerek olay mahallini terk ettim.Koşmamaya çalışarak ama hızlı adımlarla AVM’den çıktım,otoparka varınca arabaya doğru koşmaya başladım. Arabaya bindiğimde hala kulaklarım uğulduyordu.Kendimi eve zor attım.
Peki hikaye burada bitti mi? Hayır bitmedi.Daha sonra Aykın Bey’le illa ki karşılaştık tabi. Ben hemen açıklama yapmaya giriştim, “Ben aslında o gün şunu demek istemiştim, yaani hani birisini doğum gününe çağırınca “hadi bana hediye al” diyomuşuz gibi oluyo ya,ben de sizi böyle bir zapturapt altına sokmak istemedim de ondan öyle şeettim,heh hüh” diyerek söylediğim inanılması güç dingillikteki cümleye felsefi bir derinlik katmaya çalıştım. O da çok kibar bir insan olduğundan “Ben sizin içtenliğinizi biliyorum sorun değil” dedi gülümseyerek.
Sonra nedense bir daha hiç karşılaşmadık kendisiyle, ne parkta, ne kreşte, ne de Gordion’da.
Aykın Bey,şu an bu satırları okuyorsanız lütfen patavatsızlığımı affedin. Ama yani haksız mıyım? (Bak haala…)
——————————————————————————————
3-4 sene kadar önceydi, Tayga’yı almaya gittim kreşe,uzun zamandır görmediğim Orkun bey ve yeni doğum yapan eşi Hande hanım ile bir başka veli Ceren hn. sohbet ediyolardı, Orkun az bi göbek yapmış,yanlarına giderken magazin programı anonsu ses tonumla “Orkun bey’in doğum sonrası kilolarından kurtulamadığı gözlerden kaçmadıııı” dedim,gülüştük filan, Hande’yle göz göze geldik “ama siz kilo vermişsiniz” diyecek oldum,ama bi an durdum ve beynimden şöyle bir uyarı geldi ağzıma doğru:yeni doğum yapmış birisine kilo ile ilgili espiri,yorum ve hatta iltifat dahi yapma! Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını asla bilemezsin. Ama laf ağzımdan çıkmaya başlamıştı ve o 1 milisaniye içinde bunları düşünüp bakışlarımı Hande’den kaçırarak Ceren’e yönelttim.Ok yaydan çıkmıştı bir kere ve “ama siz kilo vermişsiniz” lafı hedefini şaşıp konuyla hiç alakası olmayan Ceren’e ulaştı. O da çok normal olarak bi an garipsedi ama nazikçe teşekkür etti ve tam da sohbet o noktada farklı bir yöne gidecek,konu kapanacak ve kendi salaklığımla içine düştüğüm bu garip durum sona erecekken Hande bütün ciddiyetiyle duruma el koydu: Yalnız doğumu BEN yaptım!!… dedi… Bi an sessizlik oldu. Herkes benim bi açıklama yapmamı bekliyordu. Neden Orkun’a içinde “doğum” ve “kilo” geçen bir espiri yapıp sonra Hande’yi pas geçerek Ceren’e içinde “kilo” geçen bir cümle kurmuştum? Bunun bir açıklaması olmalıydı, herkes merak dolu gözlerle bana bakıyordu:neden?  peki ben ne dedim: “Biliyorum”… sadece bunu söyleyebildim, Han Solo’nun Prenses Leia’ya söylediği tonda: Biliyorum…Hande hn., eğer bu satırları okuyorsanız sizden özür diliyorum, o “kilo vermişsiniz” sizeydi.
giphy
Sene ’96,üniversitedeyim,Ankara’dan Adana’ya gidicem,Varan otobüslerinde bay veya bayan yanı diye birşey yoktu o zaman,karışık veriyolar bileti.Bi de otobüsün iç sıcaklığı bi saçma oluyo,ya çok terliyosun ya da donuyosun. Ben de kazakla bindim otobüse, otururken bizim sınıftan Adana’lı 2 kız geldi (Ayça’yla Bihter),onlar da tam arkamda oturuyomuş meğer,”aa siz de mi bu otobüstesiniz” filan ayak üstü sohbet sonrası geçip oturdular.ben de koridor tarafında oturdum,yanım henüz boş,bekliyorum. Bi kız bindi otobüse,kılık kıyafet “BEN BİLKENTLİYİM” diye bağırıyor resmen,durdu yanımda,yan koltuğu göstererek “geçebilir miyim” dedi,koridora doğru kaykılıp yol verdim,geçti oturdu ama Ayçayla Bihteri tutabilene aşkolsun, “OOOOOO”lar “VAAAAAY”lar  “hadi yine iyisiiiin”ler havada uçuşuyor. Ben de duymazdan geliyorum ama kıpkırmızı oldum,ter bastı. Bu arada otobüs hareket etti ve amca klimayı da kökleyince iyice cehennem oldu. Kazağı çıkarayım nasıl olsa altımda tişört var diye düşünüp yanımdaki kızla aramdaki “personal space”i de korumaya çalışarak kazağı tek hamlede bi çıkarttım…. altta tişört yok!!…. Yaklaşık 1 saniye kadar otobüsteki durum şu: arkamda sınıfımdan 2 kız, yanımda hiç tanımadığım bir ikoncan ve ben yarı çıplak bir halde oturuyorum Setra otobüsün 20 numaralı koltuğunda. Hemen geri giydim tabi kazağı ama arkadan bi kahkaha koptu tabi. Aman kimseyi rahatsız etmeden çıkarayım derken tişört kazakla birlikte gelmiş. İkisini birden geri giydim ama tekrar şansımı deneyip daha dikkatli bir şekilde “sadece” kazağı çıkartmak için herkesin uyumasını bekledim. Ankara’ya dönüşte sınıfımdaki herkesin olayı bire bin katılmış bir şekilde öğrenmiş olması da kaçınılmazdı tabi ki.Olayın okulda kulaktan kulağa anlatılmasının son aşamasında ben yanımdaki kıza tecavüze yelteniyordum…
—————————————————————————————–
Okul kıyafet ve kitaplarının yegane satıcısı olması nedeniyle Ted Dükkan eğitim yılının başlamasına yakın çok kalabalık olur ve kasalarda uzun kuyruklar oluşur. Ben de okulun açılmasına az bir zaman kalmışken gittim, kalabalığın arasında bekliyorum kuyrukta. Önümdeki beyfendi bana dönüp sol taraftaki su sebilini göstererek “müsadenizle ben bi su alıp gelicem” dedi, ben de “ne demek tabi ki müsade sizin” dedim, “siz de ister misiniz su?” dedi, ben de “yok teşekkür ederim” dedim ama daha saniyesinde aslında gayet de susamış olduğumu fark ettim ama adam artık sebile doğru yönelmişti,ben de “keşke isteseydim ya,neyse o dönsün sonra ben gider alırım” diye düşünürken adam önce suyunu içti,sonra başka bir bardağa su doldurup direk yüzüme bakarak bana doğru gelmeye başladı ve iyice yanıma yaklaşınca da suyu bana doğru uzattı,ben de refleks olarak elimi bardağa götürdüm ve “ya çok teşekkürler,çok incesiniz” dememle adamın bardağı geri çekmesi bir oldu. “siz istemediniz diye size getirmedim,bunu eşime getirmiştim” dedi omzumun üzerinden arkama doğru bakarak, arkaya bi döndüm ki eli bardağa doğru uzanmış bir bayan…”ya hay allah ben de hemen nasıl atladım sazan gibi,heh hüh” diyerek durumu toparlamaya çalışsam da kuyruktaki herkesin bakışlarıyla beni recm etmesine engel olamadım…ya da bana öyle geldi.
——————————————————————-
Sene ’91, 13 yaşındayım,Adana’dayız, bizim sınıftan birisinin doğum günü var (sanırım Evren),ben de babamın aldığı yeni kotu o gün giymek için saklıyorum,daha hiç denememişim bile, o gün ilk kez giydim ve eneeem,kot çok bol. Babam “seneye de giyeyim” diye bol almış muhtemelen,neyse nolcak kemer takarım. Buldum eski bi kemer,taktım çıktım,gittim Evren’e. Daha kimse gelmemiş,açtık müziği saçma sapan dans ediyoruz Michael Jackson hareketleriyle,Black or White albümü yeni çıkmış,iyice kökledik müziği verdik coşkuyu,artık o sırada ben nasıl bir ergen manevrası yaptıysam kemerin tokası kırıldı. Evren dedi ki gidip pastayı almamız lazım,sen de kemer alırsın bi yerden,iyi dedik çıktık ama kotu çekiştirerek yürüyorum sürekli. Adana’nın en popüler ve hafta sonu en kalabalık caddesi Gazipaşa Caddesinde yürüyoruz, köşe başında kazı-kazan’cı gördük,hadi birer tane alıp kazıyalım,Evren kazıdı,fos tabi ki,ben aldım kazıyorum,arkadan sinsice yaklaşan bir gölge gördüm ama daha arkamı dönüp de kim olduğuna bakamadan Mert’in kotumu arka cep hizasından tutup aşağı çekmesi ve benim caddenin ortasında donla kalmam bir oldu…Sonra tabi benim kotumu çekiştirerek caddede Mert’i kovalamam,yakalayıp yere yatırıp ayakkabısını çıkartıp Amerikan Elçiliği bahçesine atmamla ve Mert’in evine tek ayakkabı üzerinde zıp zıp gitmesiyle sonuçlanan bir olaylar silsilesi başladı ama olan olmuştu artık. Ben donla kalakalmıştım ve caddedeki herkes bana gülmüştü.. ya da bana öyle geldi.
——————————————————————-
Akbank Ümiyköy şubesine gittim, müşteri no. veya TC girmeden normal bir sıra numarası aldım, sıra bana gelince bankoya gittim,bayan adımı sordu,söyledim,işlemimi yaptı ve gittim. Buraya kadar her şey normal. Ertesi gün aynı şubeye gittim ve bu sefer TC no. ile sıra aldım,aynı kişiden sıra geldi ve bankoya gittiğimde bayan “hoş geldiniz Gürkan bey” dedi. Bi an şaşırdım ismimle hitap etmesine ve “haa tabi ya,dün de gelmiştim ondan,vay be demek isim hafızası iyiymiş” diye düşündüm ve “Hafızanız iyiymiş” dedim,bayansa donuk bir ifadeyle bana bakıp “işleminiz neydi” dedi ve o an beynimde bir boksör kulağıma eğilip fısıltıyla “TC no. ile sıra aldığında ismin onun ekranında görünüyor” diyip karın boşluğuma sert bir yumruk attı. (Serkan naber?)
Adsız

Written by gurkanyucel

04 Kasım 2017 at 11:41

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

DİALOGLAR-2

leave a comment »

Eskileri derledim

Bir de yeni ekledim

Aklımdayken yaziim

Unutmiim istedim…

MAYIS 2015

Tayga (6 yaş) son günlerde arılarla bozdu kafayı. Arılar nasıl uçar? Arılar nasıl sokar? Sokan arı neden ölür?…Elimden geldiğince sorularına cevap vermeye çalışıyorum ama bazen error vermiyor da değilim.
-Baba arıların iğnesi kendisine neden batmıyor?
-Euuu..
-Kurbağalar arı yer mi?
-EVET (oh be bildiğim yerden sordu)
-Ama o zaman arının iğnesi kurbağanın ağzına batmaz mı?
-Euujjbzzt..

NİSAN 2017

-Baba zaman makinesi diye bişi var mı?
-Yok oğlum.
-Geçmişe dönemeyiz ama geleceğe gidebiliriz bence.
-Nasıl?
-BEKLEYEREK

d5acf82fc76b9082cb9b6c94293545f9

MAYIS 2017

Tayga (İlkokul 2. sınıf): Baba bugün matematik dersinde öğretmen bi soru sordu,cevabını bi tek ben bildim.

-Soru neydi?

-Roma rakamlarının kullanılmasından neden vazgeçilmiş olabilir?

-Sen ne dedin?

-0 (sıfır) olmadığı için!!!

yuzu-kizaran-emoji-1

HAZİRAN 2017

-Baba seni gıcık ediim mi?

-Et bakalım.

-Öyle et bakalım demekle olmaz,seni gıcık ediim mi?

-??Bu haala var mı ya?

-Bu haala var mı ya demekle olmaz,seni gıcık ediim mi?

-Biz de yapardık küçükken.

-Biz de yapardık küçükken demekle olmaz,seni gıcık ediim mi?

(Gıcık oldu)

TEMMUZ 2017

Okul çıkışı sohbet:

Ben:Günün nasıl geçti Tayga’cım? Seni üzen herhangi bir şey oldu mu bugün? Veya güldüren?

Tayga:(Kısa bir sessizlikten sonra) Bak baba, tam 3 yıldır her akşam aynı soruları sorup duruyorsun, ve ben bundan artık çok sıkıldım, uzun süredir ses çıkarmıyorum ama artık yeter!!!

EKİM 2017

Tayga (8 yaş):Baba sana “talking”in anlamını söyliim mi?

-Söyle

+Uzun kral… ehehe

(Kime çekti bu çocuk hiç anlamıyorum)

ARALIK 2017

Tayga bir oyun tasarlıyor,adı Eğlenceli Matematik, detaylarını tam anlamadım ama çocuklara matematiği sevdirmeyi amaçlayan bir oyun. Tayga fikrini anlatırken ben de “Mesela çocuk yanlış cevabı seçtiğinde WUAANK WUANK WUAAAAAANK diye bi ses çıksın” dedim,Tayga da “ama o zaman çocuk üzülür” dedi! İyi kalpli oğlum benim. Ben de hemen toparlamaya çalıştım, “haklısın babacım,öyle olmasın da ‘bu sefer olmadı,lütfen tekrar dene,bir dahaki sefere başaracağına eminim’ filan desin” dedim.

NİSAN 2018

“Baba biliyor musun bence para her kapıyı açamaz. Mesela cennetin kapısını…”

Written by gurkanyucel

02 Kasım 2017 at 15:12

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

KeRİZ

leave a comment »

Written by gurkanyucel

20 Ekim 2016 at 11:00

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Bir pazar sabahı

leave a comment »

30.04.2016

-Baba bişi dicem ama kızma.

-Kızmicama söz veremem,daha önce olan olayı biliyosun, ama kızmamaya çalışacağıma söz verebilirim.

-Hani girilmesi yasak olan arka balkon var ya?

-Evet?

-Ben oranın anahtarını buldum.

-Eee?

-Kapısını açıp girdim,içerde bi çekmece vardı.

-Eeee?

-Onu açtım,içinde minik bir şişe vardı.

-Eeeee?

-Onu açtım,içinde gri bi sıvı vardı.

-Eeeeee?

-Onu döktüm çünkü şişesini çok beğendim. O benim olabilir mi?

-Getir bakim şişeyi.

(1 saat sonra)

Yer:Çocuk acil servisi

Dr: 24 saat gözetim altında tutucaz,burada panzehir uygulaması yok,o nedenle yarın sabah sizi hıfzıssıhha toksikolojiye sevk edicez. Olay adli vaka olduğu için bu memur bey ifadenizi alacak,geçmiş olsun.

Polis: Olayı baştan anlatır mısınız?

(Arkası yarın)

IMG_20160501_092721

 

2 HAFTA ÖNCE (15.04.2016)

-Baba bişi dicem ama kızma.

-Tamam kızmicam söyle.

-Hani girilmesi yasak olan arka balkon var ya?

-Evet?

-Ben oranın anahtarını buldum.

-Ama nasıl olur? Anahtara ulaşama diye dolabın üstüne koymuştum?

-Sandalyeyle çıkıp aldım.

-Ee?

-Kapısını açıp girdim,içerde senin alet çantan vardı.

-Eee?

-Onu açtım,içinde sarı bi tutkal vardı.

-Getir bakim tutkalı….JAPON LAN BU,ELİNE YAPIŞIRSA PARMAKLARIN KİTLENİR,CERRAH BİLE ZOR AÇAR,DELİ MİSİN SEN,OYNANIR MI BUNLA??

-Hani kızmicaktın?

1 HAFTA ÖNCE (22.04.2016)

-Baba bişi dicem ama kızma.

-Gene arka balkona mı girdin? Ya çıldırıcam, bu sefer çok iyi saklamıştım, nası buldun anahtarı?

-Çekmecedeki eldivenin içindeydi.

-Bak babacım,o balkon çok tehlikeli,bin defa söyledim oraya girme diye, bi gün başına bi iş gelecek.

-Bu benim olabilir mi?

-Bakim ne o?…MAKET BIÇAA LAN O,KAFAYI MI YEDİN?

(20 YIL ÖNCE,ADANA)

Hikayenin bu kısmı muallak,o nedenle uydurcam:

-Pardon bakar mısınız,bu kül tablası ne kadar?

-2 milyon ablacım.

-Şu minik şişe nedir?

-Nazarlık abla o.

-İçinde ne var?

-CIVA…

(To be continued…)

http://onedio.com/haber/7-den-70-e-herkese-korktugumuz-kadar-varmis-dedirtecek-nazar-inanci-gelenegimiz-459613

 

OLAY GÜNÜ

Polis: Olayı baştan anlatır mısınız?

-Çocuk cıva şişesini açayım derken kırmış, eline bulaşmış ama ağzına veya burnuna temas etmemiş.

-Evde cıvanın ne işi var?

-Kayınvalidem yıllar önce nazarlık olarak hediye etmiş.

-Neyse geçmiş olsun, çocuğa bişi olmazsa konu kapanır ama aksi halde soruşturma açılır ihmal olup olmadığını tespit etmek için.

-…. O ihtimali düşünmek istemiyorum ama çocuğa bişi olursa zaten bize olacakların yanında soruşturma filan hava CIVA…

SON SÖZ

Bugün aldığımız kan tahlili temiz çıktı. Bir maceranın daha sonuna geldik…

Written by gurkanyucel

01 Mayıs 2016 at 06:50

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

EBLEH

leave a comment »

Herşey Rüzgar’ın baş ağrısıyla başladı. O güne kadar ne de mutluyduk, geceleri uyuyor,gündüzleri algılarımız açık bir şekilde normal bir gün geçirebiliyorduk. Ta ki
Rüzgar “öğretmenim başım ağrıyor” diyene kadar. Annesi gelip Rüzgar’ı okuldan aldığında artık çok geçti, en yakın arkadaşı Tayga çoktan kapmıştı virüsü. Akşam
babasının elinden tutarak eve doğru giden Tayga “Bugün Rüzgar’ın başı ağrıdı,annesi de gelip onu erken aldı” dediğinde baba kişisi başına geleceklerden
habersiz,kafasının içinde “O ikea rafını 2-3 milim daha yukarı monte etseydim keşke” düşünceleri dolaşırken boş gözlerle oğluna bakarak “Hı hı” dedi. 3-4 gün
geçmemişti ki alnından öpen annesinin “Sıcak mısın sen sanki biraz?” sorusunu Tayga’nın “Başım ağrıyo” şeklinde cevaplaması,babanın beyin hücreleri arasındaki
nöronlarda ufak çaplı bir hareketliliğe yol açtı: Şimdi bu rafı söksem 2-3 milim yukardan geri monte edemem ki,dübel yeri mahfolur.
Ne olduğu belirlenemeyen hastalığı hafif atlatmıştı Tayga,ama ebleh babası o kadar şanslı olamayacaktı. Burnuna sokulan kameranın geri çekilirken yarattığı gıdıklama
hissine karşı koymaya çalışırken kızarık gözlerle izlediği doktor, gözlüğünün üzerinden bakarak “Nezle olmuşsunuz,teraflu yazıyorum.” dediğinde aniden kafasında bir
şimşek çaktı: Aaa tabi yaaa, rafları levhayla birbirine bağlarsam 2-3 milim yukarı çekebilirim!

Aylar öncesinden planlar yapılmıştı, ilk defa yıllık iznini evde geçirecek, geç saatlere kadar uyuyacak, uzun kahvaltılar yapacak,hatta gazete okuyacaktı. Tatilinin
daha ilk gününde çok feci hastalandığına mı yoksa suya düşen planlarına mı yanacağına henüz karar verememişken,birşeyler hatırlamaya çalıştığında hep yaptığı gibi
tavanla duvar kesişimindeki kartonpiyerlere bakarak sinirli bir şekilde “kim demişti lan -Hayat, sen planlar yaparken başına gelenlerdir- diye?” dedikten sonra sözün
hatırlayamadığı sahibine okkalı bir küfür savurdu. Ama küfrün adresine ulaşması mümkün değildi çünkü o sözün sahibi 36 sene önce, kaldığı otelin önünde kendi hayranı
tarafından vurularak öldürülmüş ve çoktan tahtalı köyü boylamıştı. Savurduğu küfrün ruhuna verdiği anlık rahatlamayla yerinden kalkarak mutfağa gitti,tuvalet kağıdıyla
silinmekten parçalanmış burnunu çekiştirirken dudağındaki uçukları yalayarak takvime baktı ve “2 güne iyleşirim ben yeaa” diye geçirdi içinden.

“Baba elmaaaa” komutuyla buzdolabına doğru yönelirken “Bütün tatilimi hasta geçirdiğime inanamıyorum” diye mırıldandı. Meyve sepetinden çıkardığı elmaya çekmeceden
aldığı bıçağı sinirle sapladığında artık acınacak halde olduğunun farkında bile değildi. Başına gelenler karşısında yapabildiği tek şey buydu:Elmaya bıçak saplamak.
Ertesi gün işe başladığında oda arkadaşı onu en gevrek sırıtışıyla karşılayarak “Amma tatil yaptın heaa nerdesin olm sen,uyuyamadığın yılların acısını çıkarttın
heralde, uyumaktan mallaşmışsın ehaue” dediğinde sinirlerine hakim olmaya çalıştı ve günlerdir boş duran masasında birikmiş imzalanacak evraklara bakarak gülümsemeye
çalıştı: Yok lan o kadar uyumadım, evdeki rafları filan tamir ettim.

55599772_tn30_0

Written by gurkanyucel

08 Mart 2016 at 08:04

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

İCAT ÇIKARMA

with 2 comments

Adsız

Written by gurkanyucel

28 Ağustos 2015 at 11:19

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

OKUL İŞİNİ NAAPTINIZ?

with 6 comments

Walla işte naapalım,haala kafamız çok karışık.Çok fazla alternatif var ve fikrimiz sürekli değişiyor. Önceleri “ilkokulu hangi okulda okuyacaksa,anaokulunda da o okula gönderelim ki kreşten okula ani geçiş olmasın,anaokulu bi alışma evresi olsun” diye düşünüyoduk ama sonra dedik ki hali hazırda alışık olduğu ve sevdiği kreşinden ayırarak çocuğun hayatını sarsmayalım,zaten yeni kardeş oldu,2. sarsıntıyı ne kadar geciktirirsek o kadar iyi olur diye düşündük ve anaokuluna şu an gittiği kreşte devam etmesine karar verdik.Hem böylelikle okul araştırması için 1 sene daha zaman kazanmış olduk.Bi de şöyle bi durum var,anaokulu için koleje gönderirsek hemen okuma-yazma ön çalışmalarının başlayacak olmasını biz pek tercih etmiyoruz. Anaokulunu okul ortamından ziyade kreş ortamında okuması,1 sene daha fazla oyun oynaması ve okul stresine 1 sene daha geç girmesi anlamına gelir.O nedenle anaokulu konusunda son kararımızı Kidsland’den yana verip bu konuyu şimdilik kapattık ama ilkokulda nereye gidecek, orası haala muallak.Daha önce bahsettiğim gibi Gürçağ var işte aklımızda ama şimdi bi de MEV‘i düşünmeye başladık. Gürçağ’ın fiziki şartları süper ve evimizin dibinde. MEV’in de eğitimi daha iyi diyollaa ama bilemedik.

Bazen “acaba şu Başka Bir Okul Mümkün kooperatifine mi girsek” diye düşünüyorum ama onun da başka dertleri var. Kendilerini yıllardır takip ediyor ve yapılan çalışmaları da çok takdir ediyorum. Özetle model şöyle: 5000 TL vererek kooperatife üye = okulun sahiplerinden oluyosun, 12.000 TL de eğitim ücreti ödüyosun,ileride kooperatiften çıkmak istersen 5000 TL’ni geri alıyosun. Herkes okulun eşit hissedarı olduğundan tüm velilerin yönetimde eşit söz hakkı var ve her şeye ortaklaşa karar veriliyor. Bodrum’da başarılı bir model ile Mutlu Keçi İlkokulunu açtılar ve güzel de bir düzen tutturdular ama o iş Ankara’da pek olmaz gibi geliyor bana. Ankara ve Bodrum arasında, veli profili açısından dağlar kadar fark var. Ankara velisi çok daha talepkar ve dediğim dedik…Şimdi böyle bir veli grubunu bu kadar demokratik bir çatı altında toplarsan kesin cıngar çıkar ve millet birbirinin gözünü oyar walla, çünkü herkes benim dediğim olsun der bence. Geçenlerde bu Başka Bir Okul Mümkün kooperatifinin bir toplantısına katıldım ve o çok merak ettiğim soruyu sordum: Eğitimin içeriği ve nasıl olacağı konusuna da mı veliler karar veriyor yoksa velilerin önerilerini eğitimci bir üst kurul mu değerlendirip son kararı veriyor? dedim ve öğrendim ki malesef eğitim konusunda da her şeye veliler ortak karar veriyormuş. İşte o noktada ben bi durdum ve beklemeye karar verdim. Anlaşılan o ki farklı görüşlerden veliler bir çatı altında toplanacak, zamanla bir çoğunluk grubu oluşacak ve okulun eğitim tarzı onların istediği yönde gelişecek,azınlık grubu “Ben çocuğumun böyle bir eğitim almasını istemiyorum” diyerek ayrılacak ve geriye sadece çoğunluk grubu kalmış olacak.Ama bakalım o grup kimlerden oluşacak? Benim gibi akademik başarıya önem vermeyen ve çocuğunun sadece mutlu olmasını isteyen velilerden mi yoksa çocuğunu astronot yapıp uzaya göndermek isteyen velilerden mi? Bekleyelim ve görelim diye düşünüyorum ben, şöyle 1-2 sene içinde çoğunluk grubunun profili anlaşılırsa ve kafama da yatarsa belki ilkokula Başka Bir Okul Mümkün kolejinde gider. Ankara’da açılacak olan okul İncek’teymiş ve henüz ismi belli değilmiş, ona da çocuklar karar verecekmiş. Yannız şöyle bir durum da var ki 100 kişilik bi kontenjan var, yani 1-2 sene sonra “Aa bu okulun veli profili süper olmuş” desem bile fırsatı kaçırmış olabiliriz.

Resim

Amaaaan işte görüldüğü üzere çok fazla bilinmeyeni olan bir denklem bu,çözmek çok zor,allah herkese kolaylıklar versin walla ne diyim. Bu arada akademik başarı demişken kolejlerin reklamları beni öldürüyor: İŞTE GERÇEK BAŞARI, OXFORD’UN ANKARA ŞUBESİ, BİLİNGUAL EĞİTİM, ÇİFT DİPLOMA, MEZUN OLUNCA DİREK NASA, ALLAH ALLAAAH..Yaw arkadaş bi sakin olun hele,hepiniz mi süpersiniz? Biriniz de desin ki PASO OYUN, OLİMPİK KUM HAVUZU, ÖDEV MÖDEV YOK desin yemin ediyorum topuklarımı ardıma vura vura giderim kayıt yaptırmaya. Ama yok işte, herkes bi başarı delisi olmuş hacı. Gel biz senle açalım böyle bi okul ha? Ne dersin? Düşünsene sınıflarda sıra yok, yer minderleri var.  Tarih,coğrafya filan seçmeli ders mesela, nasıl? Hatta bütün dersler seçmeli, ödev yok sınav yok ha babako? Güzel di mi? E güzel de işte o iş öyle hayal kurmakla olmuyo,bunun finansal kısmı da var, atcan mı bi sakal?

 

Düzeltme:

“BBOM İlkokulları’nda Milli Eğitim Müfredatı kabul edilir. Ancak BBOM Derneğinin geliştirdiği çerçeve kapsamında uygulamada yapılan bazı değişikliklerle çocukların kendi eğitim planlarını belirlemeleri sağlanır. Bu açıdan BBOM okullarında bireyselleştirilmiş eğitim planları (BEP) uyguladığımız için MEB planından daha fazlasını uygulanır. Hem MEB müfredatının uygulanmasında ve hem de BEP çıkarılmasından birinci derecede okul akademik kadrosu sorumludur. Bu süreçlerde BBOM Derneği okul akademik kadrosuna uygulamada ve denetimde destek vermektedir. “

Written by gurkanyucel

07 Mayıs 2014 at 20:22

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , , , ,

UYKU

with 7 comments

Tayga bebekken ve geceleri uyumamak için deli gibi direnirken (dolayısıyla bizi de delirtirken) Ferber Yöntemi’ni duymuş ve ümitlenmiştim. Ancak bu yöntemin “ağlamaktan yorulan bebeğin kendi kendine uykuya dalması” üzerine kurulu olduğunu, bu şekilde uyutulan bebeğin “ben ne kadar ağlarsam ağlayayım annem-babam gelmeyecek” şeklinde bir ebeveyne güvensizlik doğurabileceğini filan duyup vazgeçmiştim. Geçen sene bi ara “Acaba kitabı alıp okusam ve yöntemi uygulasam mı?” diye düşünürken yine biyerlerden “Bu yöntem 1 yaşından sonra uygulanmaz” diye okumuş ve yine vazgeçmiştim. Meğer tamamen bilgi kirliliği kurbanı olmuşuz ve yavrucağızımız da boş yere yıllarca debelenmiş. “Bi okuyayım bakalım şu kitabı,neymiş bu yöntem” diyerek aldım ve okuyunca o kadar üzüldüm ki… İnternetten okuduğumuz yanlış bilgiler bakın nelere sebep olmuş:

-Kitabın daha ön sözünde yazar diyor ki:”Bu yöntem kesinlikle “ağlatma yöntemi” değildir, insanlar tarafından neden böyle algılandığını anlayamıyorum ama bu yöntem tam tersine ağlatmama üzerine kuruludur.”

-Kitabı boş yere alıp okumakla uğraşmayın,özetle ana fikir şu: Her insan (bu ister bebek olsun,ister yetişkin) uykuya daldığında önce derin uykuya dalar, 2-3 saat kadar sonra uyku hafifler ve çoğu zaman uyanır. Uyandığı anda,”ilk uykuya daldığı an”daki ortam ve şartlar değişmemişse geri uykuya dalar ve muhtemelen sabah olduğunda gece uyandığını hatırlamaz bile.  Ancak ortam ve şartlar değişmişse uykusu açılır ve iyice uyanır. İlk uykuya daldığı andaki şartlar tekrar sağlanana kadar da geri uykuya dalamaz. Örneğin bebeği kucağında sallayarak uyuttuysan, 2-3 saat sonra uyandığında yine kucakta sallanıyor olmayı bekler, ama eğer yatağında sabit bir şekilde yatıyorsa muhakkak uyanır ve tekrar kucakta sallanma pozisyonuna geçene kadar geri uyumaz.

Yani aslında yapılması gereken şey çok basit: Bebek ilk uykuya daldığı andaki ortam ve şartlar öyle olmalı ki gece uyandığında da aynı pozisyonda olsun ve hemen uykuya geri dönsün. Nedir gece uyandığında karşılaşacağı sahne: Karanlık bir odada,yatağında sabit yatıyor. O zaman ilk uyuma anı da öyle olmalı:Karanlık bir odada,yatağında sabit yatıyor.

Bir diğer örnek de bebek emzik emerek uyumaya alışmışsa ve gece uyandığında emzik ağzında yoksa muhakkak uyanır ve emziği alana kadar geri uyumaz. Eğer bebek annesinin ninnisiyle uykuya dalıyorsa,uyandığında yine o ninniyi duymak ister ve duyana kadar da uyumaz.

Bu örnekler daha bayaa bi fazlalaştırılabilir ama olayın formülü bu:

“İlk uyuduğu andaki ortam ve şartlar=Gece uyandığı andaki ortam ve şartlar”

Peki bu olmazsa ne olur? Bebeğin uyku düzeni bir türlü oturmaz,gün içindeki huysuzlukları da aslında tamamen bu yüzdendir. Hatta bu huysuzluklar kişinin karakterine dönüşür ve büyüdüğünde bile huysuzluklar devam eder. Aslında yapılan araştırma göstermiş ki “Huysuz” olarak nitelendirilen büyük çocukların çoğu bebekliğinde uyku düzensizliği yaşamış.

İşte tam da bu noktada resmen kahroldum çünkü büyük ihtimalle Tayga’nın bugünki huysuzluklarının sebebi bebekliğinde bizim uyku düzenini bir türlü oturtamamış olmamız.

Ferber yöntemini kötüleyen tüm yazıları buradan kınıyorum, sizin yüzünüzden, daha doğrusu size inandığım için benim yüzümden çocuğum huysuz oldu çıktı.

“1 yaşından sonra bu yöntem uygulanmaz” diyenleri de ayrıca kınıyorum,çünkü kitabı okuyunca anlaşılıyor ki 12 yaşına kadar uygulanabiliyormuş. Keşke bu yanlış bilgiye de kanmasaydım ve daha erken önlemimi alsaydım.

Bilgi kirliliği konusunda en güzel örnek ekşisözlük. Kimisi demiş ki “bu yöntemin temelinde uyku öncesi rutini vardır, banyo yaptırılacak,kitap okunacak,ninni söylenecek,vs.” Yahu bunu yazan kişiyle ben aynı kitabı mı okudum acaba? Adam kitabında açıkça demiş ki: Uyku öncesi rutini yaparsanız uyumayı zorlaştırırsınız çünkü her gece bu rutini muhakkak ister bebek. Peki rutini uygulayamayacağınız zamanlarda ne olacak? Bebek uyuyamayacak,uyku düzeni bozulacak. Ayrıca her akşam saatler süren bu rutini tekrarlamak anne-babanın yaşam kalitesini düşürür…demiş..Ah hocam,bana yaşam kalitesi deme lütfen…BANA YAŞAM KALİTESİ DEME!!

Kimisi bu yönteme “anne babanın yapabileceği en büyük gaddarlık” demiş.Ama ben eminim ki bunu söyleyen kitabı okumamış,kulaktan dolma bilgiyle konuşuyor.

En güzelini en sondaki arkadaş yazmış: “richard ferber abinin 450 sayfalik kitabini okumadan bu yontem tam olarak anlasilamiyor. bence anne baba adaylarinin daha cocuk dogmadan kitabi bastan sona okumalari kendileri ve bebekleri icin cok faydali olur. sagdan soldan kulaktan dolma bilgilerle cocugu bos yere aglatip, sonra da “bu yontem bizim bebege uygun degilmis” diyerek aylar yillar surecek uyku bozukluklarina davetiye cikarmayin, derim.”

İşte biz “yıllar süren uyku bozukluklarına davetiye çıkaran”lardan olmuşuz meğer. Tayga gece uyanırdı, kucağa alırsın susmaz, bi taraftan yürümeye başlarsın yine susmaz, kucakta sallayarak koridoru arşınlarsın bana mısın demez, hem kucakta hem yürüyerek hem sallayarak bir de ninniler söylersin anca geri uyur. Meğer ilk uykuya daldığında kucakta+yürünüyor+sallanıyor+ninni söyleniyormuş ki çocukcağız tekrar aynı şartları arıyormuş. Bir süre sonra belim sakatlandı,artık kucakta sallayamamaya başladım ve gece uyandığında salona götürüp tekrar uykusunun gelmesini bekler olmuştum Meğer yapılabilecek en büyük hatayı yapıyormuşum.Çocuğun istediği şey meğer çok basitmiş: Yatağımda uyuyayım, yatağımda uyanayım.

Neyse,siz yine benim yazdıklarıma inanmayın, 450 sayfalık kitabın tamamını okuyup kararınızı öyle verin.

Resim

Written by gurkanyucel

03 Mart 2014 at 11:55

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

INFLUENZA A

with 2 comments

Çok feci bir salgın dolaşıyor a dostlar,aman deyim kendinize dikkat edin. Tayga da nasibini aldı tabi bu salgından. Pazar gecesi BABAAA diye viyakladı, odasına gittim ki çocuk yanıyor. Hemen penceresini açtım,üzerini soydum,baktım olmuyor verdim pedifeni hemen düştü. Sabah ilk iş gittik doktora, “Grip olmuş,yapacak fazla bişi yok,kreşe gitmesin, evde dinlensin geçer” dedi, e iyi bari diyip eve bıraktım,gidip işlerimi halledip eve döndüm hemen. Öğle saatlerinde tekrar yükselince ateşi bi pedifen daha verip annemizi doktora götürdük bu sefer (o da ayrı bi macera). Eve döndük,ateş tekrar yükseldi ama bu sefer ne yapsak düşmüyor. Pencere sürekli açık,dışarısı eksi 5 derece, ben 3 kat kazakla dolaşırken çocuk çıplak olduğu halde yanıyor. Bi taraftan da titreyerek ağlıyor tabi,en çok da o koyuyor insana. Çocuk acıklı Türk filmlerindeki gibi “üşüyorum baba lütfen sarıl bana” dedikçe kahroldum resmen. Pazartesi gecesi sabaha kadar uyuyamayan Tayga hayatında ilk defa sabahlamış oldu böylece. Bitmek bilmeyen gecenin sonunda sabah ilk iş başka bir doktora gittik. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle evimizin yakınındaki Arte Hastanesindeki Süheyla Özsan’a gittik,adını veriyorum ki reklam olsun çünkü çok memnun kaldım kendisinden. Hemen boğazına bi çubuk sokup laboratuvara gönderi, 5 dakka sonra sonuç geldi:influenza A. “Çok şiddetli bir grip türüdür,hiç boş yere çocuğu hırpalamayalım,vereceğim ilaç 3 günde iyileştirir ” dedi, verdi antivirütik ilacımızı gönderdi. Gerçekten de 3 gün içinde iyileşti ama ilacı içmemek için bize de ne çektirdi ne çektirdi.

İlaç saati gelince evin içinde dört dönüyoruz, evladım gel iç şu ilacı, İÇMEEEM!!ACI OOO!! Bir de atik ki sormayın, tam köşeye kıstırıyorum VIJT diye aradan kaçıp kurtuluyor (Muzipo işe yaramış sanırım). En sonunda canıma tak etti yakalayıp yere yatırdım bunu, annesinin “Yapma bey!!” çekiştirmelerine kulak asmadan oturdum üstüne tam zorla içirecem BEN KENDİM İÇİCEEEM diye böğürerek pes etti, “BABA GİTSİİİN,ANNE İÇİRSİİİN,PİS BABAAA, BEN ARTIK BABAYI SEVMİYCEEEM, SADECE ANNEMLE KARDEŞİMİ SEVİCEEEM” diye ağladı. Sevilecekler listesine kardeşini de eklemiş olması çok hoşuma gitti:)

Üzülmedim mi,üzüldüm tabi, 78 kiloluk adamın 18 kiloluk sabinin üzerine oturması hiç hoş değil,ama öyle bir işe yaradı ki ondan sonra ilaç saati geldiğinde gidip dolaptan ilacını kendi getirir oldu:)

Ateşli geçen 5 günün sonunda bugün nihayet normale dönmeye başladı. O iyileşti ama bu sefer de ben cortladım (Tayga’nın bedduasını almamalıydım). Dün sevgili ilkokul öğretmenimle konuşuyorduk telefonda, “evde maske tak ki diğerlerine bulaşmasın” dedi. Canım öğretmenim, 1984-2014 şaka maka tam 30 sene geçti hala eli üzerimizde. Ben de gittim maske aldım geldim ve hemen taktım. Tayga görünce “Aaa baba doktor olmuş” dedi! He oğlum he, 50 kuruşluk maskeyi takınca 6 sene okuyup dirsek çürütmene gerek kalmıyor. Ne dalga geçiyosun,otururum bak üstüne ha!

Resim

Kendime not:Seneye ma-aile grip aşısı olunacak…

Written by gurkanyucel

03 Ocak 2014 at 17:42

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

KARDEŞ

with 3 comments

Uzun süredir yazamıyorum,neden? 16 gün önce evimizin yeni üyesi aramıza katıldı da ondan. Can Kaplan’ımızın doğum hikayesini kendi blogunda anlatıcam, olayın Tayga açısından durumu şöyle:

Doğumdan önce: Çok heyecanlı ama biraz da tedirgin; rutinlerine sıkı sıkıya bağlı birisi olarak hayatında nelerin değişeceğini çok merak ediyor ve endişeli.

Doğumdan hemen sonra: Çok ama çok heyecanlı, kardeşini ilk gördüğü anı hayatım boyunca unutmicam,hiç o kadar heyecanlı görmemiştim kendisini:)  Tayga’nın bi göstermelik/sahte gülüşü vardır, ama bi de içten/canı gönülden gülüşü vardır, kardeşine canı gönülden gülüyor ve gerçekten de sevgiyle yaklaşıyor.

1. hafta: Annenin sürekli bebekle ilgilenmesi biraz canını sıktı, anneden uzaklaşma ve “baba yedirsin, baba giydirsin, baba yıkasın, baba uyutsun”lar başladı (Ama çok şükür ki anneye olan öfkesini asla kardeşine yansıtmadı). Bunu farkedince hemen bir acil durum planı yaparak akşamları anne ile daha fazla zaman geçirmesini sağladık, anında etkisini gösterdi, sinir gitti.

2. hafta: Kreşten almaya gittim, yardımcı öğretmen vedalaşma sırasında “Kardeşine selam söyle, kardeşini özledin mi? Kardeşini seviyo musun? Kardeşinin adı ne? Kardeşin kime benziyor?” gibi “kardeş”le başlayan bir çok soruyu ardarda sıraladı, Tayga hiç cevap vermedi,sadece sahte gülüşünü yapıştırdı suratına. Eve geldik, “Hadi in babacım arabadan” diyorum, hiç kıpırdamıyor, hiç cevap vermiyor,sessizce yere bakıyor. ALAAAARM!!! Kapısını kapattım, yanına oturdum, dakikalarca konuştuk,sonuçta şunu anladım: Kardeşini seviyor ancak “sevmek zorunda olma” hissiyatı onu geriyor, ayrıca etrafındakilerin sürekli kardeşiyle ilgili sorular sormasından çok rahatsız. Kardeşini sevmek zorunda olmadığını,bunun çok normal olduğunu ve “birisini sevmeme”nin kendisini kötü bir insan yapmayacağını anlattım. Hemen ertesi gün de kreşi uyardım,artık kardeş sorusu sormuyorlar ama malesef akşamları kreşten alma sırasında karşılaştığımız velilerin istinasız hepsi bu soruları sormaya devam ediyor. Onlar da iyi niyetli tabi sonuçta, çocuk üzerindeki olumsuz etkisi kimsenin aklına gelmiyor, kendim bu durumu yaşamasaydım benim de aklıma gelmezdi açıkcası.

2. hafta itibariyle durum bu,şimdilik iyi gidiyoruz,umarım böyle devam eder.

Written by gurkanyucel

25 Aralık 2013 at 05:09

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

ŞAHLAR DA EMEKLİ OLUR

with one comment

Kreşte satranç dersi vermeye başladılar, yaklaşık 3 ayda bayaa bi yol katetmişler. Aslında ben sıkılıp bırakacağına emindim ama dersi veren “sakallı Cem abi”si sayesinde sıkılmadı, hatta sevmiş olsa gerek ki sabah getirdi takımı “hadi baba satranç oynayalım” dedi. E hadi oynayalım dedim ama gözümden de uyku akıyor çünkü her sabah olduğu gibi yine saat 06.00’da dikildik ayağa asker gibi. Neyse efenim benim bir gözüm uyuyor,bir gözüm oynuyor,enem bi baktım pat olmuşuz. Bizimki daha öğrenmemiş patı “Eee? Sadece şahlar kaldı,napcaz şimdi?” dedi,ben de anlattım işte “Biz şimdi berabere kaldık” diye…

-Hmm..Beraber kaldı yani şahlar.

-Evet babacım.

-Şahlar baş başa mı kaldılar?

-Evet babacım.

-O zamaaaan şimdi dans etsinleeer!!!

Dedi ve şahları dansettirmeye başladı, “Şimdi uçağa binip tatile gitsinler” diye uçurdu, sonra onlara kırmızı yastıklardan güzel bi tatil köyü yaptı, sarı kurdeleyle süsledi, sonra da şahları otele yerleştirdi, saatlerce oynadı durdu onlarla “Şimdi de denize giriyolaar, şimdi havuzda yüzüyolaaar, şimdi golf oynuyolaaar” filan diye.

 Görsel

 

Özetle yorgan gitti kavga bitti şahlar da emekliliğin tadını çıkardı:)

Written by gurkanyucel

21 Kasım 2013 at 07:53

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

OSMANLI TOKADI

with 2 comments

Dün akşam rutin boğuşmamız sırasında Tayga biraz fazla heyecanlanıp sağ kulağıma allah ne verdiyse okkalı bir tokat attı. O kadar şiddetliydi ki gözlüğümün kemik sapı kırıldı.

Görsel

Kemik kıran tokadını yiyince kulağım uzunca bir süre zıngıldadı ve gerçekten çok canım acıdı,ama yine de fazla önemsemedim “1-2 saate geçer” dedim. 1 saat geçti,2 saat geçti,5 saat geçti acı dinmedi,hatta gittikçe arttı,o kadar arttı ki gece ağrıdan uyuyamadım. Bu sabah da ilk iş doktora gittim,anlattım olayı, “4 yaşındaki oğlum tokat attı,kulağım çok ağrıyo” diyince pek ciddiye almadı tabi, bıyık altından gülerek “Bi bakalım kulağınıza” dedi alaycı bi ses tonuyla. Ama kulağı inceleyince suratı değişti ve “İnanmiycaksınız ama kulak zarınız YIRTILMIŞ!!!” dedi. Neyse ki kendi kendini yenileyecekmiş,ama bu süre içinde su kaçmaması gerekiyomuş, daha uzunca bir süre ağrı devam edecekmiş, bizim oğlanı neyle besliyomuşuz, falan filan…

Bu Muzipo‘da bizim oğlana ne yapmışlarsa haddinden fazla güçlenmiş anlaşılan. Ama ne demiş metin yazarı atalarımız: Kontrolsüz güç güç değildir…

Written by gurkanyucel

19 Kasım 2013 at 08:10

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , ,

RENGARENK

leave a comment »

Her şey O Ses Türkiye yarışmacısı Tuğçe Gendigelen’in, Slumdog Millionaire filmiyle ünlenen Ring Ring Ringa adlı şarkıyı Hintçe,Arapça,İngilizce ve Türkçe olarak seslendirmesiyle başladı. Ertesi gün belediyeye gittim ve 5 dakkalık işim nedense 45 dakkaya uzadı ve o 45 dakika boyunca bulunduğum odadaki memur aralıksız olarak, bilmiyorum kaç defa ardarda Tuğçe’nin bu performansını seyretti. Bu süre boyunca maruz kaldığım müzikal şiddetin yan etkisi olarak 2 gün boyunca şarkı dilime pelesenk oldu, araba sürüyorum RİNGA RİNGAA RİNG, yemek yiyorum RİNGAA RİNGAAA RİNG, dişimi fırçalarken bile hala söylemeye çalışıyorum ağzımdan köpükler saçarak: RİNGAA RİNGAA RİNG… E tabi Tayga da  duyar duymaz hemen atladı “Baba bu ne şarkısı?” diye, ben de Sertap Erener’in Rengarenk versiyonunu indirdim, aman indirmez olaydım, eleman hastası oldu hem şarkının hem de klibin. Günlerdir sabah akşam dinliyor,tabi bize de dinlettiriyor RENGAARENGAARENK…Bu sabah bi de orjinalini seyrettireyim dedim elemana,indirdim Hint versiyonunu,amaaan ekrana yapıştı resmen bizimki,sürekli sorular soruyo “Baba bunlar kim? Baba burası neresi? Hindistan çok uzak mı? Ben de gitcem oraya…” dedi durdu… Git oğlum,sağlıkla bi büyü de Hindistan’a mı gidiyosun Katmandu’ya mı gidiyosun nereye gidiyosan git, dünya senin…

 Görsel

Written by gurkanyucel

18 Kasım 2013 at 09:39

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

MUZİPO

with 4 comments

Hayatım boyunca hiç spor yapmadım, futbolun f’sinden anlamam,az bi pinpon oynamışlığım vardır,o da saylanmaz. Sonuç:28 yaşında bel fıtığı, 7 yıl süren fizik tedavi,35 yaşında ameliyat.

Tayga benim gibi olmasın diye çok uğraşıyorum, 1 yıldır tenise gidiyor mesela, kreşte yoga filan da yapıyolar,yetmez dedim jimnastiğe yazdırdım,o da yetmedi bi de Muzipo’ya yazdırdım.

muzipo_logo

Muzipo, 2-12 yaş arası çocukların profesyonel bir eğitmen eşliğinde spor yaptıkları (daha doğrusu koşup oynadıkları, eğitmenin de onlara çaktırmadan spor yaptırdığı) kapalı bir ortam. Buradaki kilit kelime “kapalı”… Özellikle kış aylarında hafta sonları çocuğu nereye götüreceğimizi şaşırıyoruz. Evde kalsa içinde biriken enerji akşama doğru doruk noktasına ulaşıyor ve iyice deliriyor, düz duvara filan tırmanmaya çalışıyor. Dışarı çıkarsak hava kötü olduğu için mecburen alışveriş merkezlerine götürüyoruz. AVM’lerdeki çocuk oyun alanları da basık, havasız, aşırı sıcak ve tam bir bakteri yuvası. Üstelik de çok pahalı, 3 dakka arabaya bin,5 dakka top havuzu,10 dakka zıp zıp,oydu buydu derken bi bakıyosun 1 saatte 30-40 TL uçmuş gitmiş. Halbuki aynı paraya oyuncak alsam çok daha mutlu olur eleman.

Neyse efenim,neymiş bu Muzipo diye bi gittik ücretsiz deneme dersine. Hopladılar, zıpladılar, tırmandılar, denge çubuğunda yürüdüler,1 saat boyunca kudurup çok eğlendiler. Sonuçta çocuğun hışı çıktı ama eve dönünce akşama kadar pamuk gibi oldu, yemeğini süper yedi, hiç huysuzluk yapmadı (zaten yapacak hali kalmamıştı:), erkenden de uyudu. “Amanın ne güzel bişeymiş bu Muzipo, hem çocuk eğlendi, hem biz rahat ettik, fiyatı nedir acaba?” diye sorduk hemen, 1 aylık üyelik 160 TL’ymiş, 8 saat spor 2 saat oyun oynanıyormuş. Yani spor dersinin saati 20 TL’ye geliyor, 2 saatlik oyun da bonus, 3 ay veya yıllık üyelikte fiyat daha da düşüyor. AVM oyun alanlarından kesinlikle çok daha ucuz ve faydalı buldum ve hemen yazdırdım 4 yaş grubuna. Cumartesi-Pazar günleri saat 10’da gidiyoruz, böylelikle dersten sonra kurt gibi acıkmış oluyor ve öğle yemeğine saldırıyor:)

1 ayın sonunda Tayga’da ciddi değişimler oldu: Kol kasları gelişti,meğer daha önce hiç kullanmamış, şimdi barfix filan çekiyor, dengesi gelişti ve bi de bence en önemlisi cesareti arttı. Daha önceleri atlamaya korktuğu yerler şimdi  vız gelip tırıs gidiyor. Teşekkürler Muzipo:)

Written by gurkanyucel

09 Kasım 2013 at 11:42

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , , , , ,

ROMANTİK KOMEDİ

with 2 comments

(Bu yazıdaki bi isim değiştirilmiştir:)

Kreş öğretmenimiz “Tayga evde size hiç Fatma’dan bahsediyo mu?” diye sordu, “Yoo?” dedim. Meğer araları pek bi iyiymiş, hatta fazla iyiymiş, sürekli el ele göz gözelermiş, falanmış filanmış. Çok şaşırdım ama pek üstünde durmadım. Neden şaşırdım, kreşte geçirdiği neredeyse her anı akşam evde bize anlatan Tayga’nın Fatma’dan hiç bahsetmemiş olmasına şaşırdım.

Geçen bayramda İstanbul’dan arkadaşlarımız geldi, hep birlikte Kuğulu Park’a gittik ve tabi ki sonrasında da DnR’a geçtik. Daha önceki yazıda anlattığım gibi normalde her cumartesi yeni bir oyuncak alırdık ama o gün oyuncaklarını toplamadığı için yeni oyuncak almayacaktık. Ama sevgili arkadaşımız kendisine bayram harçlığı verince “Benim kendi param var,yeni oyuncak alabilirim” dedi bizimki. Biz de karşı çıkmadık, “seç bakalım bi oyuncak” dedik ve Tayga ilk defa gidip bir kız oyuncağı seçti: Minnie Mause figürü. Şaşırdık ama ses de çıkarmadık, “Emin misin babacım?” diyorum, “Eminim” diyor,e peki o zaman diyip aldık Mini’yi,döndük eve.  Akşam evde:

-Baba,gel seninle bişi konuşcam.

-(Hayırdır inşallah) Konuşalım babacım.

-Hani geçen hafta kreşte oyuncak günüydü,ben de yeni oyuncağımı götürmüştüm ya?

-Evet?

-Yeni oyuncağımı görünce Fatma “Annemler bana hiç yeni oyuncak almıyo” diye ağladı.

-Hay allah, ee?

-Ben şimdi bu yeni Mini’yi Fatma’ya hediye etmek istiyorum,olur mu?

(Vay anasını sayın seyirciler, neden Mini’yi seçtiği anlaşıldı şimdi)

-Olur tabi ki babacım,ama sınıfta verirsen diğer arkadaşların üzülebilir.

-O zaman bilgisayardan gönderelim evine.

(Mütemadiyen internetten bişiler alıyoruz ve kargoyla eve geliyor,sanırım ondan bahsediyor)

-Ama onun için ev adresine ihtiyacımız var, en iyisi öğretmenine söyleyelim,o çözsün bu sorunu olur mu?

-Olur.

Görsel

Written by gurkanyucel

08 Kasım 2013 at 09:22

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

OYUNCAK TOPLAMA SORUNSALI

with one comment

Aylardır Tayga’ya oyuncak toplatmaya çalışıyoruz ama nafile. Dil dökmek veya “Ama bak yerdeki oyuncaklar ayağına batar” gibi açıklamalar hiçbir işe yaramadı. Biz de yaptırım uygulamaya karar verdik. Şöyle ki:

Her cumartesi Tayga’nın yeni oyuncak günüdür. Dışarıya çıkılmışken ufak bir oyuncak alınır, o motivasyonla eleman yemeğini de güzel yer,efenime söyliyim daha uysal olur filan. Hem haftanın diğer günleri oyuncak istediğinde “Ama bugün oyuncak günü değil ki, hafta sonu alırız” dediğimizde arıza çıkarmaz çünkü bilir ki oyuncak günü gelince alınacak.

Biz de yaptırım olarak kendisine “Eğer oyuncaklarını toplamazsan yeni oyuncak almayız” dedik ve öyle de yaptık. Her şeyin çakallığını yakalayan eleman bu sefer de tüm hafta oyuncak toplamamaya, sadece Cumartesi sabahı toplayarak “Bak, oyuncaklarımı topladım, hadi gidip oyuncak alalım” demeye başladı. Biz de kuralları daha komplike hale getirmeye karar verdik ve “Her oyuncak topladığında 1 kart alacaksın, 5 kart biriktirdiğinde yeni oyuncak alabileceksin” dedik. Bizim çakal hemen salondaki oyuncakları topladı ve ilk kartını kaptı. Sonra koşa koşa odasına gitti,meğer orası da dağınıkmış,orayı da toplayıp bi kart daha aldı. O kadar mutlu oldu ki suratında hınzır bi ifadeyle “Başka nereyi topliyim?” diye sordu:) O sırada “Git benim ofisi de topla” desem gidip toplayacaktı,o derece gaza geldi. Sonra tuttu dedi ki “Ben şimdi Legolarımla oynamak istiyorum,onları döküp oyniycam,sonra toplayıp bi kart daha alcam”. Baktım iş sarpa sarıyor,kuralları daha da katılaştırmak gerekiyor “Ama öyle olmaz, bugünlük 2 kart aldın ama ilk gün bonusuydu bu,bundan sonra her gün sadece 1 kart alabilirsin” dedim.

Şimdilik planım tıkır tıkır işliyor. Her gün oyuncaklarını topluyor ve kartını alıyor. Böylelikle biz de zaten alacağımız oyuncağı bir faydaya dönüştürmüş oluyoruz. Umarım kötü bişi yapmıyoruzdur çünkü bazen bana çok mantıklı gelen bir davranış biçiminin sonradan aslında ne kadar zarar verebildiğine dair yazılar okuyup üzülüyorum. Ama bu kart fikri iyi di mi? Evet evet,bence de iyi:)

Written by gurkanyucel

07 Kasım 2013 at 09:26

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with , ,

KARAVAN

leave a comment »

Geçen gün Tayga’yla dolaşırken yan sitenin otoparkında mini bir karavan gördük, “Aaa ne şirin” filan diye konuştuk aramızda. Aradan günler geçti,dün akşam uyku zamanı geldi,odasına gittik,lambayı kapattık, yatağına yattı, ben de her zamanki gibi yere uzandım ninni söylüyorum, birden yatağında doğrulup oturduğu yerden “Baba ışığı açar mısın seninle bişi konuşcam” dedi. “Hayırdır inşallah” dedim, açtım ışığı, “Yanıma otur” dedi, iyice meraklandım, başladı anlatmaya:

“Bak baba, hani geçen gün seninle dolaşırken bi karavan görmüştük ya, işte o karavanı istiyorum ben. Onun sahibini bulup para ver ve karavanı al olur mu?”

“Şansımı denerim ama söz veremem tamam mı?” dedim,anlaştık ve uyumaya devam etti. Ertesi gün (bugün) sabah yürüyüşü yaparken karavanın başında bi amca gördüm,hemen yanaştım, durumu anlattım ama kendisi de karavanı daha yeni almış ve satmayı düşünmüyormuş. Ama azmettim artık bi kere,o karavan bizim olacak. Atacam bebeleri arkaya, Sümela senin, Midyat benim gezecez köşe bucak.

TO BE CONTINUED…

Görsel

Written by gurkanyucel

14 Eylül 2013 at 06:03

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

KAYDA DEĞER OKULLAR

with 14 comments

Bir karar vermem gerektiğinde çok fazla alternatif varsa kafam karışmasın diye kendime bazı kriterler belirleyerek seçenekleri azaltırım. Ankara genelinde ve Ümitköy özelinde çok fazla yeni okul  (Nesibe Aydın Klj., Ümitköy Montessori İlkokulu, Seviye Klj. ABC Klj. Doktorlar Klj. Vs.vs) açılmış olması nedeniyle kendime bir önceki yazıda bahsettiklerime ek bazı kriterler belirledim.

1)      Dershaneden bozma olmasın. Çünkü tüm araştırmalarım sonucunda anladığım kadarıyla bu tür okullar tamamen sınav odaklı ve ezberci bir yarış atı eğitimi veriyor.

2)      İnternet sitesi com.tr uzantılı olmasın. Bunu bir blogda okumuştum ve bence doğru bir tespit: Genellikle com.tr uzantılı okullar işin daha çok ticari boyutuna bakıyorlar.

Okul araştırmasını hep ismi bilinen ve bloglarda sıkça bahsedilen okullar üzerine yoğunlaştırmıştım, ama burnumuzun dibinde (eve 5 dk. Yürüme mesafesinde) bir özel okul olduğunu öğrenince de merak etmiştim. Adı sanı duyulmamış bu okulun evimize bu kadar yakın olması bende nedense bir “Hayır, tuzak şık bu, böylesine zor bir sorunun cevabı bu kadar kolay olamaz” hissiyatı uyandırmıştı. Ama sonra kreşten bir veli “Benim arkadaşım büyük oğlunu TED’e vermişti ve hiç memnun değildi, küçüğü Gürçağ’a verdi ve çok çok memnunlar” diyince iyice merak ettim ve bir gidip bakayım şu okula dedim. Vee okul araştırmasında sanırım bir finalistimiz var:

GÜRÇAĞ KOLEJİ

Güncelleme 06.09.2017

Hem çevremdeki hem de buraya yorum yazan velilerden o kadar olumsuz dönüşler aldım ki,kimseyi yanlış yönlendirmemek adına daha önce yazdığım olumlu tüm gözlemlerimi sildim.

Written by gurkanyucel

28 Ağustos 2013 at 09:44

Uncategorized kategorisinde yayınlandı

Tagged with ,

melkeontheroad.com/

Hayallerin Gerçekleştiği Yer